YAJK'tan PAJK'a bir yolculuk

Mizgîn Agirî

TIRKI BIRANIN

Yaşam yolculuğunda zamanla mekanın buluştuğu anlar vardır insan yaşamında. Yollar dağları kıvrılarak aşarken zamanın dakikalarını sayar gibidir her adım. Dağların kucağını mekan bilen gerillalar, özgür yaşam yolculuğunda ışınlanır adeta zaman tünelinde. Yaşadığımız zaman ve anlar

hem yakındır, hem uzak... Büyük bedellerle, zorluklarla, savaşlarla ve çözülen kördüğümlerle örülen özgür yaşam örgüsünde, her halkanın izleri vardır yüreklerde ve zihinlerde. Gerilla oldun mu halkının, halkların ve tüm kadınların, geleceğinin sen de odaklandığını hisseder, bilirsin. Hele bir de kadın gerilla oldun mu zamanın oluşum gücünü kendini anlamlı kıldıkça görür, hissedersin...

 

Yolculuk...

Dağların kucağında gerillanın mekânı büyük bir mağaradayız şuan da. Öncesinde Saddam’ın zulmünden kaçan halkımızın binlercesinin sığındığı bir mağara. Gılgamışler’den bu yana hep saldırılara maruz kalan Kürt halkı, dağları ve onun mağaralarını, kovuklarını mesken edinmiştir kendine. Gerillalar da aynı mantık silsilesiyle özgür yaşam mekânı haline getirmekte tüm mağaraları, taşları, dağları...

 Ve şimdi yirmi yıl öncesi yani 1995 yılı kışının bahara yüz tuttuğu demlerde yüzlerce kadın arkadaşla YAJK’ın ilk kongresinin yapıldığı yani YAJK’ın kurulduğu şikeftteyiz. Benim açımdan o günleri, anları, anlatmak, yaşamak hem zor hem de heyecan verici... Üç yüzü aşkın kadın gerilla olarak bir çoğumuz açısından ilkini yaşadığımız böylesine bir çalışmada yer almak öylesi büyük bir coşku ve  geleceğe dair umur yaratıyordu ki bunu her arkadaşın yüzünden okumak mümkündü. Kürdistan’ın her yerinden arkadaşlar delege olarak gelip katılmıştı ve her arkadaş aynı duyguyu, heyecanı hissediyordu.

Bizler, Zagros Eyaleti delegeleri olarak Dola Bizina’dan yola çıktığımızda aktarımı yapılan PKK 5. Kongresi’nin heyecanını da yaşamıştık. Önderliğimiz “Partileşelim Savaşı Kazanalım!” diyerek yaşamda ve savaşta zafer perspektifini sunmuştu. Kadına dair ise dört ciltlik kadın ordulaşmasından diyalog yöntemiyle geliştirdiği çözümlemelerle kadın gerillalar olarak kendimizi nasıl anlamlı kılabileceğimizin perspektifini veriyordu. Doğrusu çok fazla Önderliğimizin neyi kastettiğini ve hedeflediğini kavrayamıyorduk. Bizimkisi hissel bir bağlanıştı. Gerillada daha bir yılım dolmamıştı. Önderlik Gerçeğini ve ‘nasıl yaşamalı?’ sorusuna cevabı gece yarılarına kadar fanus ışığında kefiyeme sarılıp okuduğum Önderlik çözümlemelerinde arıyordum. Böylesine kendi açımdan da çetrefilli bir dönemde kadın kongresine delege olarak gideceğim söylendiğinde ayaklarım yere ulaşmıyordu adeta. Bir grup kadın arkadaş Dola Konferanse’de yaşadığımız yoğunlaşma ardından ortak bir coşkuyla yola koyulduk. Umuda doğru bir yolculuktu bizimkisi. Fakat öncü arkadaşın yolu kaybetmesi neticesinde sunni sınırları aşmış, Kinyaniş karakolunun yakınına kadar gitmiştik. Terk edilmiş bir evde kocaman bir ateşin önünde kendimizi kurutmaya çalışıyorduk. Aslında bazı arkadaşlarda yolun hatalı olduğuna dair tereddütler vardı ama kimse düşüncelerini paylaşmamıştı. Grubumuzda sonradan 24 Aralık 1998 Wan Merkez’de Önderliğimize karşı yapılan Uluslararası komploya karşı fedai eylem gerçekleştiren şehit Berwar Çelê ve Kuzey’de Şehit düşen Zinê ve Devran arkadaşlar da vardı. Şehit Berwar ilaç kutularına bakıp Kuzey’e geçtiğimizi, diğer iki arkadaş da karakola yönelik eylem yapmaya geldiklerini söylüyorlardı. Her yer karla kaplıydı. Hatta bizler yola dair tereddütlerimizi tartışırken havanın kararmasıyla karakol ışıklarının yanı başımızda görmemiz bir oldu. Apar topar toparlanarak defalarca sulara vurup mağaramsı bir taş altına ulaştığımızda beklemekten başka bir yol bulamamıştık. Her tarafımız sırılsıklam olmuştu. Bu yüzden de yorgunluktan bitap düşmüş halde sabaha kadar birbirimize sarılarak nefesimizle ısınmaya çalıştık. Sabaha doğru gün ışığında keşif yapıp bir tehlikenin olmadığını anlayınca tekrardan yola koyulduk. Yanımızda arkadaşlarımıza ulaşmak için küçük bir cihazımız dahi yoktu. Çünkü bu çalışmaya yüzeysel yaklaşımlar da söz konusuydu. Bazı erkek arkadaşlar adeta alay ederek cihaz vermemişlerdi. Tahmini hesaplarla Reşmê noktasına ulaştığımızda arkadaşların yoldaşlık sıcaklığıyla hepimizi karşılamaları tüm yorgunluğumuzu almıştı. Sulara vurmaktan bembeyaz olan ayaklarımız ertesi gün normale döndüğünde artık hazırdık yola çıkmaya. O bölükteki delege arkadaşları da alarak tekrardan yola koyulduğumuzda bölükteki kadın ve erkek arkadaşların bizleri coşkulu uğurlayışlarını ve mermi atışlarını hatırlıyorum. Şikefta Birindaran’a ulaştığımızda bir bölüklük kadın arkadaş tarafından karşılanmıştık. Orada da grubumuza daha sonra nerede şehit düştüğünü öğrenemediğim Nefel arkadaş katılmıştı. Yaşamımızda bazı anlar vardır ki hiç bir zaman unutmak istemeyiz. Şikefta Birindaran’da kaldığımız akşamın, sabaha doğru nöbetinde gün doğumunu izlerken büyülenmişçesine güneşin doğuşunu, ‘bu anı hiç unutmayacağım!’ diyerek kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Ve gerçektende o an’ı zihnime ve yüreğime kazıdığımı görüyorum şimdi. Kim bilir belki de bu, özgürlük yürüyüşünü hiç unutmamak adınaydı...

Ve ertesi gün yine yola koyulduk. Zap Suyu’nun (Ava Zê - yani Zayin ‘doğuş’ anlamında ) yanından geçerek Metîna alanına yaklaştığımızda kırka yakın kadın arkadaştık. Her bir arkadaş delegeliğin verdiği sorumluluk bilinciyle özellikle askeri bölüklere yaklaştığımızda büyük bir ciddiyet ve disiplinle yaklaşıyordu. Metîna’da 84’lerde Agîd (Mahsum Korkmaz) arkadaşın milisi olduğu söylenen bir yurtseverin evine ulaştık. Bu milisin kendisi o anda hazır olmasa da kardeşinin bizi bir gece ağırlaması ve Heval Agîd’in kaldığı söylenen odada kalışımız, bizi oldukça sevindirmişti. Onun emeği sayesinde orada kalma duygusu öylesine mutluluk vericiydi ki...

 

Ve şikefte ulaştık

Her ne kadar balık konservesi gibi sıkışsak, köpeklerin korkusundan dışarıya çıkamasak da ve her an KDP peşmergelerinin gelme ihtimalini düşünsek de Heval Agîd sayesinde o evde kalışımız bizim için en büyük moraldi. Ertesi gün siyah lastik ayakkabılarımızı giyip ‘saq’ dediğimiz çorapları dizlerimize kadar çekip yola koyulduk. Metina kuryesi olarak iki erkek arkadaş bizi karşıladığında yoldaşları görmenin sevinci kadar, Botan’ın kahverengi gabardin elbiseleri giymeleri ve bizim de Zagros’un sarı elbiselerini giymemiz nedeniyle birbirimizi hafifçesine süzmüştük. Kuşkusuz bu bakışlar suni Botan-Zagros çelişkisiydi. Nitekim sonrasında tüm bunlar aşılacaktı.

Nihayet şu anda bulunduğumuz kongre şikeftine ulaştığımızda yüzlerce kadın arkadaşın sıcak karşılayışı ve harıl harıl hazırlık çalışmalarına katılımları tüm yorgunluğumuzu almıştı. Her ne kadar şehit Ruken Silopî arkadaşın bölüğü hazırlık ve alt yapı çalışmalarında yer alsa da tüm arkadaşlar kongre yerinin ve mangaların yapımında emek harcadı. Bir coşku seliydi ki gerçekten görmeye değerdi doğrusu... Şikeftin önündeki çeşmenin suyu tıpkı şu anda olduğu gibi gürül gürül akıyordu. Tabii şu anki beton havuz yapılmamıştı. Fakat sesi yine aynı coşkunluktaydı. Şikeftin içi bir yeraltı şehri gibiydi. Şu anda olduğum manganın yerinde kongre salonu, sağ tarafta mangalar, sol tarafta ağırlıkta şehit Şilan Kobanê arkadaşın içtima verdiği saha... Merakla herkese ve her şeye en ayrıntısına kadar bakıyoruz, bakıyorum. Bir kadın arkadaş için, “PKK merkezidir” dendiğinden merakla ve heyecanla o arkadaşa da  bakıyorum.

Tekniki hazırlıkları tamamladıktan sonra iki Kürtçe iki de Türkçe grubu olarak Önderliğimizin hazırladığı Politik Raporu okuyup tartışmaya başladık. Politik Raporun her satırı yeni bir dünyanın kapılarını açar gibiydi. O süreçte Önderliğimizin kadın ve erkek üzerine yaptığı çözümlemeleri kendimize uyarlama ve çözümleme yapma gücümüz zayıftı fakat merakla anlamaya çalışma söz konusuydu. Önderlik sahasından gelen arkadaşlardan Önderliğimizin hastalandığı halde duvarlara tutunarak bu çözümlemeleri yaptığını duymak tüm arkadaşları daha da duygulandırdı. Önderliğimiz bizim için her türden fedakarlığa katlanıyorsa biz de her türlü fedakarlığa katlanırız diyorduk içimizden. Şehit Sara (Sakine Cansız) ve Sakine Karakoçan arkadaşlar da grubumuzdaydı. Dilimiz döndüğünce çözümlemeye çalışıyorduk kendimizi. Önderlik sahasından gelen kadın arkadaşlar ortama farklı bir hava veriyordu. Merak ettiğimiz konuları özellikle de Önderliğimize dair merak ettiğimiz konuları soruyorduk. Arkadaşlar da sabırla cevap veriyorlardı.

 

Beklenen gün...

Yoğunlaşmadan sonra beklenen gün geldi ve Kongre başladı. Ben de dahil  birçok arkadaş bu kadar kadın arkadaşı ilk defa görüyorduk. Kongre salonu duvarlarda pankartlar ve kamera çekimiyle de bizim için yeniliği ifade ediyordu. Önce divan seçimine gidildi şehit Sara, şehit Şervîn Derîk arkadaşlar divan olarak aklımda kalmış. Pratik değerlendirme tartışmalarına geçildi. “Neden Kadın Ordulaşması?” diye sorulduğunda Önderliğimizin; “Eşitsizlerin olduğu yerlerde ordular vardır”  tespiti dikkatimizi çok çekiyordu. Arkadaşlar takım bölük düzeyindeki pratikler üzerine tartışmalar yürütüyorlardı. Tecrübesi ya da teorik birikimi olan arkadaşlar konuşuyordu. Amed Eyaleti’nden gelen bir arkadaş tasfiyeci Şemo’nun pratiği olan kadını tasfiye pratiğini, çok dokunaklı bir ifadeyle dillendirmişti. O zaman tasfiyenin boyutlarını anlayabilecek düzeyde değildik fakat Hedar arkadaşın (ismi böyle kalmış aklımda) değerlendirmeleri kadının imdat çığlıkları gibiydi adeta. Çok sonradan Önderliğimizin kadın özgürlük mücadelesine karşı yapılan böylesine provoke eden, boşa çıkarıcı ideolojik saldırıları daha iyi anlayacaktık. Aralarda grup grup yoğun tartışmalar var. Her gruba yaklaşıp tartışmaları dinleme ve bazen de katılmak öyle güzel ki... Bir de yoğunlaşmak için yazmamız istenen bir rapor var. İlk sorusu da ’kadın nedir?’ Biz de birbirimize soruyoruz aynı soruyu. Cins olduğumuzu biliyoruz fakat o aşamada bunun tarihsel altyapısını teorik anlamda dolduramıyoruz. Bildiğimiz bir şey var, o da YAJK’’ın kurulması iyi olacak. Şikeftin içinde kadın sesleri yükseliyor. Kayada filizlenen dağ gülleri gibi açılıyor kadın gerillalarının yüzleri. Öylesine kaya sertliğinde güçlü ve çiçekler gibi nazenin...

Aklımda kalan diğer bir imge de sonradan aynı yıl Etruş’ta şehit düşen Jiyan (Zeynep Erdem) arkadaşın adeta süzülerek şikeftin kapısından çıkışıydı. Mütevaziliği gözlerinden okunan bir yoldaştı. Nitekim Etruş’ta yürüyüşe geçen halka ateş eden KDP’li peşmerge güçlerinin halka zarar vermemesi için kendini öne attı ve şehit düştü. Lübnan’da Önderliğimizin kadın arkadaşlarla yaptığı ‘Özgürlük Yürüyüşleri’nde olduğu gibi her zaman Önder APO’nun yanında olmuştu...

Ve yine Kongreye DHP diye adlandırılan Türkiye’li gruptan kadın arkadaşlar da katılmıştı. Onlardan şehit Mizgîn (Çiğdem) arkadaş aklımdadır hep. Olgunluğu, mütevaziliği, ne için yaşadığına anlam verebilen ve gerçekten PKK’li diyebileceğimiz bir arkadaştı. Onu ilk defa 1994’te Urmiye’de Parti evinde görmüştüm ve sonra Xakurkê’de. O da şehit Dîlan Dilsoz ile birlikte, peşmerge güçlerince 1995 yılında Metîna‘da şehit düşen yedi arkadaşın içinde bulunduğu gruptaydı. Çiğdem arkadaş kadının milliyeti aşan ruhsal bütünlüğün sembolü olmuştu. Önderlikten bahsedince gözleri parlıyordu. Bir de şehit Şervîn Derîk’i anlatmam gerekiyor. Önderliğimizin özenle eğittiği, kadın tarihi ve kişilik çözümlemesinde derinleşen arkadaşlardandı. Bu kongrede de YAJK merkezinde yer almıştı ve YAJK Karargahı’nın ilk komutanlarındandı. Bazı insanların özellikle de devrimcilikte karar kılan kadınların derinliği, cins sevgisi her davranışına yansırdı. Şehit Şervîn de bu müstesna kişiliklerden birisiydi ve Başkan APO’nun emeklerine 1998’de Botan’da şehit düşene kadar ve şahadetiyle cevap  verdi. Her gün içtima alan heybetli duruşuyla şehit Şîlan Kobanê yoldaşı anmadan geçmek de gerçeği yetersiz ifade etmek olur doğrusu. Şîlan arkadaş da Rojava’dan katılan ilk arkadaşlardandı. O da özgürlüğü pusula edinenlerdendi. Hayatı, mücadele tarzıyla kadının özgürlük tarihine ivme kazandıran bir kişiliğe sahipti. Kapsayıcılığı, cesareti ve yoldaşlığa olan bağlılığı duruşuna da yansıyordu. Tasfiyeciliğe karşı her zaman dik durmuş, mücadele yürütmüştür. 29 Kasım 2004’te dört arkadaşla beraber şehit düştüğü ana kadar da yoldaşlarına zarar gelmemesi için mücadele etmiş ve bu yüzden tasfiyeci, gerici güçlerin hedefi haline gelmiştir.                                                                                                                                                                              

İlklere adım atıyoruz

Şikeftin önündeki su gürül gürül akmaya devam ediyordu. Her gün kadınca bir güne başlamanın verdiği bir heyecan ve merakla birbirimize bakıyorduk. Tabii bizleri ortaklaştıran temel güç Önderliğimizdi. Halen de böyledir. Önderliğimiz telefon yoluyla perspektiflerini sunuyordu. Belki bir bütün olarak haberimiz olmuyordu fakat Başkan APO’nun varlığı, kadına olan güveni ve sevgisi yetiyordu bize. Kongre ortamında erkek arkadaşlardan Cuma ve Karasu arkadaşlar da vardı. Bu arkadaşlar oturumlara direkt katılmıyorlardı fakat aralarda bazı tartışmalar yürütüyorlardı. Aslında ideolojik dönemden beri partide yer alan bu arkadaşlar için de farklı bir dönem başlıyordu sanırım. Özgürlük sadece bir cinsle sınırlı bir olgu değildi kuşkusuz...

Tarihsel ve toplumsal kördüğümler çözümlenirken, yeni yaşamın büyük doğum sancılarının çekilmesi gayet normaldi. Bu anlamda kongre ortamında da böylesine sancılı anlar yaşanmadı değil. Kadının bir çocuk gibi emekleme süreçleriydi bu demler. Nitekim egemenlikli zihniyet kadını hep çocuk yerine koymamış mıydı? Ya da kuma kültürüyle kadını paramparça etmemiş miydi? İşte çözülen düğümlerden kastım da buydu. Her zaman nesneleştirilen kadının özneleşmesi öyle kolay olmuyordu.

Kadının kat ettiği mesafelerden bahsederken şehit Zehra’dan (Azime) bahsetmemek olur mu? Evet, şehit Zehra’yı da tanıma şansım oldu kongre zemininde. Önderlik sahasından daha yeni gelmişti ve yaşadığı yoğunlaşmalar davranışlarından, yüzünden okunuyordu. Bir bilge kadın dinginliği ve gençlik neşesiyle etrafına ışık haleleri dağıtır gibiydi. Kendinde ne varsa vermek isteyen bir tanrıça gibi... Esasında, anlatmaya çalıştığım tüm kadın yoldaşlar da bir nevi tanrıça değil miydi? Heval Zehra, 1998’de Garê alanında peşmergenin nokta baskını sonucunda şehitler kervanına katıldığında O’nun kendini kurtarabilecekken yaralı bir arkadaş için kaldığı söylendiğinde hiç şaşırmamıştık. Tıpkı ana yüreğinin kucaklayıcılığını dağlarla bütünleştiren şehit Meryem gibi. Şehit Meryem de delegeler arasındaydı. Ve tüm arkadaşların içinde daha olgun duruşuyla dikkat çekiyordu. Nitekim daha sonra birlikte kaldığımızda da aynı militan duruşunu devam ettirdi. İlk YAJK yedek merkezlerindendi. Tüm engellere, zorlanmalara rağmen sürekli akan derin bir suyun kendine olan güveni ve Önderliğe olan bağlılığıyla hep aktı, hep aktı... Ta ki Metîna’da şehitler kervanına katılana kadar da bu akışı aynı coşkunlukla devam etti...

Çelik Operasyonu...

Kongrede üç çeşit yöntemle platformlar yapılıyor. Her bir platform bir kadın dünyasına açıyor gözlerimizi. Şehit Sara’yı hatırlıyorum tutum belirlerken. Sıra YAJK merkez yönetimini seçmeye geldiğinde kimin uygun olduğunu birbirimize soruyoruz bazen. Ve düzenlemeler okunuyor. Herkeste bir heyecan ki sormayın gitsin! Bende de öyle. Hemen hemen tüm eyaletlere düzenleme yapılıyor. Ben de Serhat Eyaletini istiyorum. Önce on kadın arkadaşın gideceği söyleniyor, ben de varım içlerinde. İçim içime sığmıyor heyecandan. Fakat çok geçmeden Önderliğin sadece üç kadın arkadaşın gidişini yeterli bulduğu belirtiliyor. Ve ben bir süreliğine PKK arşiv sicil birimine düzenleniyorum. Önderlik talimatı olduğu için tamam diyorum. Her arkadaşta yeni görev alanlarına yönelecek olmanın heyecanı var. Kongre bitince sembolik bir moral yapıyoruz. Kısa bir moral. Ve derken yeni bir haber dalgalanmaya neden oluyor. Düşmanın Güney’e askeri müdahalesinin olacağı bilgisi geliyor.                    

Daha sonradan adının ‘Çelik Operasyonu’ olduğunu öğreneceğimiz operasyon 21 Mart 1995’te tam da Newroz Bayramı’nda başlıyor. Düşman hem PKK hem YAJK Kadın Kongresi’nin getirdiği ideolojik hamleyi hazmedememişti. Tüm gücüyle Güney’i işgal etmeyi ve gerillayı ezmeyi amaçlıyordu. Biz de buna karşılık taburlar olarak örgütlendirildik ve harekete geçtik. Bir ayı aşkın süre hareket etmemiştik, bu nedenle de ilk etapta yürüyüşlerde çok zorlandık. Tempomuz ağırdı. Düşman kobralarla yoğun indirmeler yapıyordu. Her taraf kar ve çamurdu. Sersingê’yi geçtikten sonra Garê alanına geçtik. Zifiri karanlıkta bazen birbirimizin elini tutarak ilerliyorduk, bir bilinmeze gider gibi. Mangamızda daha sonra 1997’de Garê alanında şehit düşen şehit Arjîn Sivas arkadaş da vardı. Heval Arjin Önderlik sahasından gelen gruptaydı. Gözlüklüydü ve gece körüydü. Bu nedenle hep el ele tutuşurduk. Ona yardımcı olmaya çalışırdım fakat bazen de o beni çamurların içinden çıkarırdı. Bu durum gülmemize neden olurdu. Heval Cuma kimsenin el ele tutuşmasına izin vermiyordu. Çünkü gerçekten de el ele tutuştuğumuzda tempomuz düşüyordu. El ele tutuşanlara müdahale ediyordu. Bir yürüyüş esnasında bir de baktık Heval Cuma yanı başımıza gelip ‘sen kimsin?’ diyerek Heval Arjîn’e soru soruyor. ‘Aman tanrım biz yandık!’ dedim kendi kendime. Heval Arjîn de her adı sorulduğunda ‘Şirin’ diye cevap veriyordu. Ben de içimden ‘herhalde yorgunluktan dolayı Heval Arjîn adını unutmuş’ diyorum. O da boyuna aynı şeyi tekrarlıyordu. Derken Heval Cuma ‘tamam’ diyip gidiyordu. Ben şaşırıyorum ve Heval Arjîn’e neden öyle cevap verdiğini sorduğumda; “sahadayken benim adım Şirin’di” diye cevaplıyor. Benim adı gibi şirin yoldaşım 1998’de Garê’de şehitler kervanına katıldığında Önder APO’nun ona hayatını yazması talimatını verdiği söyleniyordu. O yazamadı fakat özgür kadın romanının bir parçası oldu. Ve umarım bir gün yazma imkânımız olur. Yine arkadaşların içinde en ‘zirek’ yani güçlü, çalışkan arkadaşlardan biri olan Sosin arkadaştan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Manga komutanımız Sosin Arkadaş mangası daha duracağımız noktaya ulaşmadan baharın ürünlerinden sirik (dağ sarmısağı) toplayıp, göz açıp kapayıncaya kadar ateşi yakıp kara çaydanlıkta çayını kaynatıyordu. Heval Sosın da 1999’da Garê’ye yakın bir yerde tank pususunda şehit düştü.

Yaklaşık on bir gün boyunca geceleri yürüyoruz, gündüzleri de dinleniyoruz. Ekmeğimiz olmadığı için konaklama yerlerimizde bol bol odun yakarak etrafına diktiğimiz taşlara tandır misali yapıştırarak ekmek pişiriyoruz. Böylece ‘çarber’in ne olduğunu öğreniyorum. Gündüzleri ve bazen de geceleri kimi zaman cılız kimi zaman da gür ateşin önünde ısınarak uyumaya çalışıyoruz. Birbirinden ayrılan güçlerimiz birleşiyor ve yüzlerce arkadaş olarak gidişimizle yeni açılım alanları olan Çiyayê Spî’ye geçiyoruz. Araziyi tanımadığımız için öncülerimiz önden gidip bize haber veriyorlar, biz de aynı yoldan gidiyoruz. Karasu arkadaş büyük bir moralle yürüyor ve bizim de moralle yürümemiz için Cuma arkadaşı gösterip; ‘’bakın PKK insanı nasıl da gençleştiriyor, ellilik Cuma’yı bile ne kadar gençleştiriyor, bakın nasıl güzel yürüyor?’’ diyordu.

Operasyon süresince arkadaşlar büyük bir dirayetle savaştılar ve Türk ordusuna büyük darbeler indirdiler. Gerillanın yaratıcılığı açısından verilen bir örnek vardı, halen aklımdadır. Bir erkek arkadaşın mermisi bitince asker tam üst tarafında ‘teslim ol!’ diyor. Arkadaş da başka çare yok, yanındaki tütün kutusunun kapağını ‘kırp’ diye açınca asker bombanın çekildiğini zannedip kendini yere atıyor ve arkadaş kendini kurtarıyor. Operasyonda ondan fazla erkek arkadaş şehit düşmüştü. Bizim kurtulmamız için bir anlamda kendilerini feda etmişlerdi. Bu arkadaşlardan biri olan sonrasında adının Kawa Serhat olduğunu öğrendiğimiz bir arkadaş yaralı halde sabaha kadar yüzükoyun biçimde katırın üzerinde taşındı. Sabaha kadar iniltileri kulaklarımızdayken sabah saatlerinde şehit düştüğünü duyduk. Acıları bal eyledik bu dağlarda fakat yoldaş kaybının acısı hiçbir zaman unutulamaz. O arkadaşı şahsen hiç görmemiştik fakat yoldaşları için kendini feda ettiğini bilmek yoldaşlığın yüceliğini bir kez daha göstermişti.

PKK özgürlük gerillalarının yenilmezliği, dirayeti sayesinde Türk ordusu büyük bir yenilgiye uğradı ve geri çekildi. Ve biz tekrardan geri döndük. Zap alanına geçerek Kuro Jahro’ya çıktık. Kürdistan Çiçeği de denilen Şilêr’i de ilk orada gördüm. Boynu bükük, fakat içindeki güzelliği saklamak istercesine ve onurla dimdik ayakta duran güzel ülkemin, güzel çiçeği. Kuro Jahro’ya çıktığımız zaman Elif arkadaşın elinde bu şilerlerden vardı. Yolda ilerlerken aniden Abbas Arkadaş’ı karşımızda gördük. Abbas arkadaş; ‘’Elif arkadaş burada ne arıyorsunuz?’’ diye sorunca Elif arkadaş da elindeki çiçeği ona verdi. Önderliğimizin talimatları okundu ve operasyona dair toplantılardan sonra artık sıra herkesin düzenlemelerinin yapıldığı yere gitmesine gelmişti. Bizler, YAJK Karargahı’nın kurulduğu ilk yere doğru yola koyulurken bahar yağmurları da tüm bereketiyle yağmaya devam ediyordu. Sara arkadaşın ‘Hep Kavgaydı Yaşamım’ adlı kitabını yazmaya başladığı Şikefta YAJK da denilen mağaraya ulaştığımızda sırılsıklam olmuştuk. Tezekle tutuşan ateşin ısısı ile kendimizi kuruttuktan sonra derin bir uykuya daldık. Nasıl olsa ertesi gün artık yeni bir dönem başlayacaktı...

Nereden nereye geldik?

Ve şimdi yine Serê Metîna’daki devasa şikeftteyim. Genç kadın yoldaşların sesi yine aynı coşku ve heyecan ile yükseliyor. Tavandaki sarkıtlar dumanın etkisiyle çoğunlukla kararmış. Şikeftin kapısında Şehit Rojîn Gewda Akademisi tabelası asılı. Kadın özgürlük gerillaları cıvıl cıvıl, yüzünü gün ışığına dönen çiçekler gibiler. Her gelen kadın arkadaş grubu, yeni eğitim alanları, bahçesi, çiçekleriyle kadın eksenli yaşamın modelini yaratmaya çalışıyor. Şikeftin tavanındaki sarkıtlar, dumandan kararsa da çok şey anlatmak ister gibidirler. Kayalara sinen görüntüler ve anılar her üç kapıdan gelen güneş ışınlarıyla canlanır, zihnin anıların heyecanıyla coşar, dışarıda hiç durmadan akan sulara karışır...

Ve yine aynı kadınlar, her gün kadın katliamlarının diz boyu olduğu kapitalist sisteme karşı Tanrıça Star’ın dağlarında Star’ını aramakta... Birlikten Partileşmeye, YAJK’tan PAJK’a yolculuğun çetrefilli yollarında bir duraktır burası. Ve ne mutlu bana ki bir defa daha tarih kokan bu mekana gelme şansım oldu.

Anlatımlarım eksik ve yetersiz de olabilir. Tarihe bir anekdot düşmek de tüm özgürlük şehitlerine bir borç olsa gerek... 

Her bir şehidimiz özgürlük adına birer kilometre taşı niteliğindedir. Bu yazı vesilesiyle Kongre delegelerinden ilk olarak şehit düşen Leyla arkadaşı ve tüm özgürlük şehitlerini saygıyla anıyorum.