Umuda yolculuk

Zinarîn Nûpelda

zinarin nupelda umuda yolculuk 2 Amed’in tarih kokan sokakları ve surlarında zaman su misali akıp geçiyorken, yola çıkıp pusulamızın gösterdiği yöne, dağların doruklarına yol aldık. Heybemize aldığımız umutlar ve anılarla yolculuğumuza devam ediyoruz. Aradığımız yaşamı, anlamı, emeği, değer biçilen mekanlarda bulmak…

Bulmak insanda farklı bir heyecan yaratıyor. Bir çocuk misali atıyor yüreğim her günün doğuşuyla...  Sevginin, anlamın,  yaşamanın ne olduğunu bize gösteren yoldaşlık;  benim, bizim en büyük moral kaynağımız.  Yoldaşlarımla beraber yol aldığım bu yolda her geçen gün umutlarım, coşkum ve heyecanım daha da büyüyor. Her arkadaş gibi benim de en büyük hayalim özgür yaşamı yaratmak ve onu ruhta, içte yaşamaktır. Her geçen gün yaşama daha çok anlam biçiyor, yoldaşımın gülümsemesinde yaşanması gereken yoldaşlığı görüyorum.  Her şeye anlam verme ve sevme duygusu bende daha çok gelişiyor.

Can yoldaş, bugün yine seninle bir sohbete daldım. Çünkü bütün an(ı)’larım sende canlanıyor. Biliyor musun heval, gerilla yaşamında ilgimi en çok çeken konulardan biri nedir? Anılar. Çünkü her an’ı yaşadığın bir tarih ve sana kalan da o an’lar oluyor.  Anılarla yaşıyor, başını onların göğsüne koyuyorsun. Tıpkı benim yaptığım gibi.

Şimdi doğduğum mekanlarda gerillacılık yapıyorum. Ve bu topraklarda Şehit Remzi’de,  Apê Musa’da, Şehit Kendal’da, Dorşîn’de, Andok’ta dahası Lîce’nin, Kocaköy’ün, Hanê’nin ve Kulp’un doruklarında yolculuk yapmak…  Sizi anmak…  Biliyor musun ben ve iki dayıoğlumla beraber burada, bu topraklarda beraber mücadele verdim. Biri bizim küçük ve canlı Qasim diğeri ise kıvırcığımız Zinar. Nasıl ki sistemde birbirimizden kopmadıysak özgürlük saflarında da birbirimizden kopmadık.

Bizim küçüğümüz olan Qasim'ın moralini gördükçe ben daha moralli oluyorum.  Onu çok fazla yazmak, anlatmak istemiyorum.  Sana daha çok bizi bu mücadeleye çeken ağabeyim Zinar'ı anlatmak istiyorum. Biliyorum onu yazmak, yazarken yoldaşlığının hakkını vermek kolay değil. Bir canı yazmak ve anlatmak hiç kolay değil,  hele bir de bu senin canından bir cansa… Zor, biliyorum çok zor.

Onunla beraber Balıkçılar başındaki evimizin önünde oynadığımız oyunları, beraber okula gidişimizi, kurduğumuz arkadaşlıkları, her şeyden önce bir parça ekmeği birbirimizle paylaşıp yoğurda bandırdığımız lokmaların tadına vardığımız o anları hatırlıyorum.  Çocuktuk daha o zamanlar farklı zamanlarda yaşıyorduk. Fakat zaman ilerledikçe düşman gerçekliğini tanıdıkça, öğrendikçe bu zamanların bize ait olmadığını öğrendik. Bize ait zamanlarda oynamalıydık çocukluk oyunlarımızı ve yaşamalıydık doyasıya. Varolan gerçeklik bizim gerçekliğimiz değildi. Her gün katledilen bu insanların suçu sadece kendi dillerini konuşmak ve yaşamaktı. Ama biz de kendi dilimizde oynamak, yaşamak istiyorduk. Bu gerçekleri gördükçe ağabeyimde de bazı değişimlerin olduğunu fark ediyordum. Çünkü o sadece bu gerçeklikleri görmek ile yetinmemiş bir de bu yaşanılanlara ‘dur' diyebilmek için arayışlar içine girmişti. Tek yolun PKK olduğunu söyleyerek yola çıkmıştı.

Şimdi ben Zinar’ın, ağabeyimin, yoldaşımın yolculuk yaptığı mekanlardayım. Lîce’deyim.  Ağabeyimi Lîce’nin kavurucu sıcaklığında yoldaşlarıyla beraber bir traktörün romoğuna ibret ve tehdit amaçlı bağlı bir şekilde getirildiklerini gördüğüm an’ı asla unutamıyorum. Gözleri açık, bedeni kanlı insanları, canları hiç yıkamadan, sormadan gömdüklerini gördüm. O arkadaşların, o canların içinden biri Zinar’dı, ağabeyim, diğer yarımdı. Ben bunları bir bir izledim. Yapılanlar yetmiyormuş gibi askerlerden biri beton hazırlığı yapıyordu. Cenazelere dokunmak yasaktı. Benim çocukluk arkadaşım, oyun arkadaşım, ağabeyim Zinar’a ve diğer canlara dokunmak yasaktı. Çünkü onlar kendi ülkeleri, dilleri ve halkı için mücadele eden insanlardı. Onlar PKK’liydi. Onların saklanması gerekiyordu. Topluca gömülüp üzerlerine dökülen beton onları saklayacak ve onlara mezar olacaktı. Gerçekten sakladıklarını mı zannediyorlar. Ya gördüklerimiz, beynimizde günde yüz defa canlanan o görüntüleri nasıl saklayacaklardı?

  Biliyor musun can yoldaş gördüklerimi asla unutmayacağım zaten istesem de unutamam.  Zinar’ın şahadeti beni çok etkiledi. Sanki benden bir parçamı alıp gömdüler. O günden sonra bedenimden bir parça eksikti ve tamamlamam gerekiyordu.  Zinar’ı, onun hedeflerini, aşklarını, sevgilerini, yoldaşlıklarını tamamlamalıydım. İşte o gün yarım kalan yolculuğa devam diyerek mücadele saflarına katıldım. Tek geldim ama hep iki kişi olarak katılmayı esas aldım. Ve bu yolculuğum sadece ağabeyim için değildi. İnkar edilen Kürt halk gerçekliğinin intikamını alanlardan birisi olmalıydım.

Can yoldaşım biliyorum çok zor anları, anı’ları anlatıyorum. Ama yaşanmışlıkları, mücadele gerekçelerimizi de unutmamak lazım.

 

Zinar kokulu Bêrîvan

 Neyse, neyse biliyor musun bu günlerde bir köye gittik. Bu göreve ben, dayımın oğlu Zinar ve Rizgar Derxwest arkadaş gitmiştik. Çok değerli bir aileyle tanıştık.  Gittiğimiz gün hava biraz soğuktu, rüzgar esiyordu.  Köye girişte derinlerden gelen bir ses duydum. Bir kadının sesi…

Her bir adımda o sese daha da yakınlaşıyorduk. Fakat rüzgar olduğu için ses bazen dağılıyor ve tam olarak nereden geldiğini anlamakta zorluk çekiyorduk. Köye yakınlaşmıştık ki bir anne kızına; “Bêrîvan were malê, hava sare tû ye nexweş bikevî” diyordu. 

Tabii güvenlikten dolayı hava kararmadan eve gitmek doğru değildi. Karanlığın çökmesini ve köyün biraz daha sessizleşmesini beklemeliydik. Sonra gideceğimiz evin arkasında bir ahırın olduğunu gördük. Ve kendimizi orada bulunan samanlıkta sakladık. Kulağımıza çocukların gülme sesleri geliyordu. Biz de onlarla beraber gülüyorduk ama sesli gülemediğimiz için mimiklerimizle birbirimize ne kadar güzel güldüklerini anlatmaya çalışıyorduk. Gülüşleriyle içimizi ısıtan o çocukların sesini duyunca ben de bir çocuk gibi heyecanlanıp onlarla beraber gülümsüyordum.

Uzun bir süreden sonra ilk defa halka toplantı yapacaktık. Hava kararınca Rizgar Derxwest arkadaş keşif yapmak için yanımızdan ayrıldı. Düşman pusu atabilir veya baskın yapabilirdi.  Kısa bir süre sonra ıslık sesi duyduk ve heval Rizgar gelmemiz için işaret verdi. Tabii bu işaretten sonra ilk ben samanlıktan çıktım. Zinar’a çıkma fırsattı vermedim. Sadece o anda, o narin güzel sesin sahibi olan anneyi ve çocukları bir an önce kucaklayıp öpmek istiyordum. Gideceğim eve dair bildiğim tek şey ise Bêrîvan ismiydi.

Çevremizi kontrol ettikten sonra hemen evin kapısına yanaşıp kapıyı çaldık. Kapıyı evin en küçük kızı açmıştı. Ben onu güzel gülüşlerin sahibi olan Bêrîvan zannetmiştim fakat Dîcle’ydi. Daha sonra evin annesi “kîne?” diye sorunca gelen ses ne kadar çok annemin sesine benziyor diye içimden geçirdim. Bize doğru tebessümle gelen bir anneye hemen sarıldım. Bizi görür görmez içeri girmemizi istedi. Sofralarını çelik sobanın etrafına sermiş ve yemek yiyorlardı. Bizi görenlerin elinden tek tek kaşık ve ekmek düşüyor ve bize sarılmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Gülüşleri aklımda kalan Bêrîvan da yerinde zıplıyor ve; “heval hatin, heval hatin” diye bağırıyordu. O gece benim için sürprizlerle dolu bir geceydi. Niye mi? Hemen söyleyeyim: uzaklardan gelen annenin sesi bana hiç yabancı gelmiyordu. Tabii küçük Bêrîvan’ın ismi de.  İçeride annem, babam, en büyük ablam ve Bêrîvan vardı. Bu olay benden çok Rizgar ve Zinar arkadaşı şok etmişti.  Ne tesadüf, onlar o gece bizim gittiğimiz eve misafirliğe gelmişlerdi. 

Hemen sofranın yan tarafına oturup Bêrîvan’ı kucağıma aldım. Annem Bêrîvan’a dönerek; "tu vî hevale  nasdîkî?” diye sorunca

Bêrîvan; “bele daye Heval’e, Gerîlaye” sözlerini nazlanır biçimde söyledi.

Annem de; “keçamin tu dizanî ev heval xwûşka teye” dediği zaman Bêrîvan’ın güler yüzü birden sessizliğe büründü. Ben mücadele saflarına katıldığım zaman Bêrîvan daha üç yaşındaydı. Bir ablasının gerilla olduğunu biliyordu ama yüzünü hatırlamıyordu.  Bêrîvan’ın tekrardan konuşması ve gülmesi için ona bir şeyler vermek istedim. Yanımda hiçbir şey yoktu. Sadece boynumda gümüş bir zincir ve benim yaptığım M-16 mermisi vardı. Bêrîvan’a ‘bu zinciri sana vereyim mi?’ diye sorduğumda sadece yok anlamında başını salladı.

Onun böyle yaptığını görünce ben de; tu çima zîncîr naxwazî dedim.

Bêrîvan’ın buna cevabı gecikmedi; “ez her roj hêjîr dixwim.” Bu cevabı duyduğumda gülmeye başladım, çünkü o zinciri incir olarak anlamıştı. O esnada ona öyle bir sarılmışım ki neredeyse kemikleri kırılacak. Boynumdaki zinciri çıkarıp onun boynuna taktım. Taktığım an sevinmiş ve tekrardan gülüşleri yüzünde belirginlik kazanmaya başlamıştı. Tabii Bêrîvan’ın gülmesi demek kalabalık ve ses demek oluyordu. Heval Rizgar, Bêrîvan’ı susturabilmek için direkt cebindeki şekeri çıkarıp ona verdi. Fakat bu Bêrîvan’ı susturmaya yetmedi.  Zinar da cebindeki şekeri Bêrîvan’a verdi ama o da susturamadı.  Bêrîvan elindeki şekerleri ablama gösterirken annem o arada; “Bêrîvan sana ve ağabeyine çok benziyor, tıpkı sizin küçüklüğünüz gibi” diyerek bir of çekti. Gittim yanına oturdum.  Aslında annem hepimizden çok neyin ne olduğunu biliyordu ve tahlil edebiliyordu.  Bizim için o kadar emek vermişti ve buralara niçin geldiğimizi biliyordu. Bir oğlu şehitti. Mezarının bile nerede olduğunu bilmiyordu. Benim dışımda kimse heval Zinar’ın nerede olduğunu bilmiyordu. Annem her yerde onu arıyor ve onu bekliyordu.  Çünkü onu gerçekten inandıracak ve Zinar artık yok, o burada sonsuzluk uykusuna yatıyor diyeceği bir mezar yoktu.  Ondan dolayı Zinar’ın yaşıyor olma umudunu hep içinde taşıyordu. Gerçekleri ne kadar bilse de;   böyle düşünmek bir umuttu anneler için, annem için.

Uzun uzun sohbet ettik. Fakat şafak sökmeden noktada olmak zorundaydık.  Hatır istedikten sonra biz, karanlıklar içinde kaybolmaya başladıkça evin ışıkları küçülüyor ve Bêrîvan’ın gülme sesleri yavaş yavaş azalıyordu.  Hem biliyor musun ben evden ayrıldığımda annemlerden hatır istememiştim. Fakat bu sefer sıkı sıkı sarılarak ‘serkeftin’ sözleriyle birbirimizden ayrıldık.  Noktaya ulaştığımızda dahi ben ve Zinar arkadaş daha olayın şokunu atlatamamıştık.  Ve sanırım annemler de bu şoku atlatamamıştır. Onlar da o köye bir mevlit için gelmişlerdi ve ne sürprizdi ki birbirimizle karşılaşmıştık.

Noktaya ulaşır ulaşmaz Qasim’ı uyandırdım. O daha tam uyanmamışken ona yaşadığımız olayı anlatmaya başladım. Tabii o bu olayı duyunca uykuya dair hiçbir şey kalmadı gözünde ve büyük bir merakla beni dinlemeye başladı. O arada gökyüzündeki yıldızlar bir bir azalıyor, Rizgar ve Zinar arkadaş da kim bilir kaç rüya görüyorlardı. Şafak sökmek üzereydi, hava aydınlanıyordu.

Can yoldaşım, tesadüfte olsa böyle bir geceyi yaşamak güzeldi.  Bir de o gecenin en güzel yanı Zinar’a diğer yarım olan ağabeyime benzeyen Bêrîvan’ın kokusunun elbiselerime sinmesi ve gülüşlerinin kulağımda kalmasıydı.

 

“Çok başarılı bir eylemdi…”

Sonraki gece yönetim toplantısı oldu. Bölge içerisinde kimi düzenlemeler yapılacak ve bazı gruplar kış kamplarına gireceklerdi. Bahara kadar bazı arkadaşlarla görüşmeyecektik. Serhat Serhat, Rizgar Derxwest, Rojda Mêrdîn, Evîn Amed, Zinar Nupelda ( dayıoğlum), Qasim Amed, Rodî Palo ve dahası birçok arkadaşla uzun bir süre görüşmeyecektik.  Baharın birbirimizi gördüğümüzde hep yaptığımız bir şaka vardı: “aaa yine mi sen?” diyerek şakayla da olsa ne kadar birbirimizi özlediğimizi gösteriyorduk. Kaldığımız yerde heval Numan Amed ve heval Dilovan vardı. Fakat biz kadın arkadaşların sayısı azdı. Onun için bazen yalnızlık acısı çeksek de aramızdaki yoldaşlık bunu yaşamamıza çok fazla izin vermiyordu. Bu ayrılık arifesinde bir de eylem hazırlığı içindeydik. Kış üstlenmesine girmeden önce düşmana etkili vurmalı ve sezonu öyle kapatmalıydık. Son günlerde eylem üzerine bayağı derinlikli tartışmalarımız oluyordu. Arada Rojda arkadaş; “sen de eyleme katılacak mısın?"  diye sordu. Ben de haberim olmadığını söyledim. Ama içimde katılacağıma dair hep bir heyecan ve his vardı.  Bulunduğumuz koşullar katılmayı gerektiriyordu. Bir de düşmana sıkılan her mermi, toprağa düşen canların intikamını almak demekti. Ben onların intikamını alacağıma dair söz vermiştim. 

Eylemi Genç yolu üzerinde bir karakola yapacaktık. Ve ben de bu eylemde yer alacaktım. Onun için çok mutluydum. Arkadaşların planlamada söylediği yere doğru yol aldık. Akşam orada dinlendikten sonra belirlenen genel eylem grubuyla beraber arkadaşların söylediği yere doğru yola çıktık.  Ulaştığımızda direkt kendimizi konumlandırdık. Benim olduğum grupta Serhat ve Rojda arkadaşlar vardı. Eylem başlayana kadar da beraberdik.

Yaptığımız eylem kıran kırana bir savaş tarzında geçti. Eylemden oldukça başarılı bir sonuç alınarak, yapılan planlama çerçevesinde geri çekilme yapıldı. Geri çekilme alanlarımız eylem bölgesinden bayağı bir uzaktı. Eylemin başarılı geçmesi ve sonuç alıcılığı hiçbirimizde ne yorgunluk ne de başka bir hissin yaşanmasına izin vermediği için aralıksız bir şekilde geri çekilme noktasına kadar yürüdük. Geri çekilme noktasına ulaştığımızda hiçbir grup henüz gelmemişti. Bu bizim kafamızda farklı sorular ve kaygılar yaratsa da kısa bir süre sonra Delal Amed arkadaşın grubu yanımıza geldi.  Her arkadaşın yüz ifadesinde ortak bir şey vardı. O da başarı…  Ve bu başarılı eylem coşkusunun yüzdeki yansımalarını görmek çok zor olmuyordu. Herkes söz verdiği gibi yoldaşlarını intikamını almanın mutluluğunu yaşıyordu. Yaptığımız bu eylemde şahadetlerin yaşanmaması bizi iki kat daha sevindirmişti.

Tüm arkadaşlar noktada toplandık.  Eylem toplantısı yapıldı. Toplantı sonrası biz kendi yerimize geçtik. Fakat kim uyuyabilir ki? Hepimizin içi kıpır kıpırdı ama ses çıkaramıyorduk. Bizde nefes alış verişlerimizi kendimiz için melodi yapıp halay pozisyonuna geçerek eylemi kutlamaya başladık. 

Kendimi ileri ki süreçlerde Önderlik sahasına gitmeye hazırlıyorum.  Çünkü en büyük hayalim onu görmek, onunla konuşa bilme ve yarattığı bu felsefenin büyüklüğüne olan inancımı başkan APO’ya olan sonsuz bağlılığımı dile getirmek...

Bu günlerde heval Rizgar Derxwest arkadaşı görmeyi çok istiyorum. Önderlik sahasına gitmeye hazırlanıyor. Moralini ve coşkusunu onunla paylaşmak istiyorum. Ben de kendimi Önderlik sahasına gitmeye hazırlıyorum. Yapılan eylemden sonra benim de sahaya gideceğim söylendi.  Fakat sonra Delal ve Rojda arkadaşların gideceğini duydum.  Her ne kadar ben kendim için üzülmüş olsam da diğer arkadaşlar adına sevindim. Hepimizin hayali Önder APO’yu görebilmek eğitiminde yer almaktır.  Olsun ben olmasam da yoldaşlarım gidecek ve yüreğimizde ona biriktirdiğimiz özlem ve sevgilerimizi söyleyecek, selamlarımızı ona iletecekler. Önder APO Amed dağlarında her yürek çarpışında onu yaşayan, onu hisseden kadın gerillaların olduğunu ve bu kadın gerillaların onu görme hayaliyle yaşadığını hep bilecekti. Bir yolun yolcusuyuz. Aynı patikalarda yürümüyor olsak da aynı yarınlara yürüyoruz. Özgür ve Önderlikli yarınlara. Onun için bütün yollar aslında birdir.

Can yoldaşım senin için ne söylesem de biliyorum hep eksik kalacak. Onun için farklı anılarda buluşma dileğiyle.