Anılarla sözleşmek

Arya Andok

anilarla sozlesmek

Zamanın devinen çarklarında geçmiş ve gelecek arasında gider gelir benliğimiz. Anıların iz düşümünde dolar her bahar yüreğimiz. Belki de zamansız gidişlere, terk edişleredir sitemimiz. Kâh hüzünlenen, kâh burkulan… Anıları buruk bir sevinç yaratan… Öylesi anlar vardır ki, gözlerimiz birilerini arayarak bakınır boylu

boyunca efsuni kâinata… Ve bir anda kendimize gelir, aradığımız güzelliğin yokluğunu hissederiz yüreğimizde… Oysa onu uzaklarda aramaya ne hacet… Aranan içimizde, yüreğimizde anıların iz düşümünde durur öylece.  Bundandır ki, gözlerim seni her aradığında yüreğimde saklı gülüşüne takılır gönül gözüm. Öyle içten, öyle sade ağız dolusu gülüşüne yoldaşım.

Sabahın ilk saatlerinde bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğimi.  Elbette biliyordum sebebini. Her zaman olduğu gibi seni yazmak isteyip de yazamamanın sancısıydı yaşadığım bu durum. Unutulmasına izin vermeyeceğimiz, sayısız kahramanlıklara tanıklık etti bu kutsal mekânlar… Ancak unutulmaması için ne kadar cesaretli olabildik? Kaç zamandır sorup duruyorum kendime…

Evet, cesaretli diyorum, çünkü seni yazabilmenin gücünü yaratmak yaklaşık iki yılı buldu. Sen de bilirsin ki, bu topraklarda savaşmış, yüreğini halkının özgürlük mücadelesi yoluna armağan etmiş her şehidi anlatmak cesaret ister. Yoldaşının özgürlük tutkusunu, sevdasını anlatabilmek büyük  cesaret ister. Bu öylesine bir cesaret sınamasıdır ki;  neresinden,  nasıl başlayacağının naçar ruh halleri çöker yüreğine…

Kalemi eline alacak cesareti bulmak için kendinle çetin ama güçlü bir savaşa girişirsin. Bu iç muhasebenin sonunda bazen yüreğin, bazen bedenin yorgun düşer. Adeta binlerce sual beynine hücum eder. İşte bundandır yoldaşım, şahadetinin bir yıl dönümü daha yaklaşırken dahi bu kadar ürkek, bu kadar cesaretsiz kalışım. 

Ve onca demden sonra bugün, bu saatte, zamansız gidişin yüreğimizi sızlatsa da tüm cesaretimi toplayıp seni anlatmaktır bize düşen. Özgürlük tutkunu, azimle, inançla örülü yaşam gerçeğini…  Tanıyan, tanımayan tüm insanlara... Yüreği kadın sevgisi, ülke sevgisi, gerilla sevgisi ile dolu seni, anlatmak ve anlatabilmektir tek gerçek olan. Kalemimin vuruşu her sözcükte titrese de ürkekçe…

Önderlik “ anılarla sözleşmek, kararlaşmak istiyorsanız, kendinizi yaratmalısınız” derken şehitlerin ardında bıraktıkları yarım kalan özlemlere, umutlara, sevinçlere, emeklere ve yaşama yükledikleri anlamlara daha fazla sahiplenip mücadelesini yükseltmeyi amaçlamıştır. Dolayısıyla anılarla sözleşmek, şehitlerin özgürlük tutkusunu her koşulda yaşamsallaştırmakla özdeştir. Anılarıyla sözleşmek bu değere sahiptir. Şehitlerin anılarıyla sözleşen Önderliğimiz bunu en temel yaşam felsefesi haline getirdi.

İşte sen de mücadele tarihin boyunca; “yanı başında duran yoldaşımın sevinci benim sevincim, üzüntüsü benim üzüntümdür” der ve bu yaşam anlayışı, felsefesiyle sarılırdın özgürlük mücadelesine.

Sürekli yeni mekanlar keşfetmenin, yeni insanlarla tanışmanın insanda daha farklı bir anlam yarattığına inanarak vururdun kendini uzun ince patikalara… Ne kadar uzun olursa olsun önemi yok. Ne kadar zorlu olursa olsun, önemi yok. Çünkü o patikalarda onlarca kahraman yoldaşın ayak izlerini takip etmenin sevinciyle dolardı yüreğin.  O yollarda hakikat, o yollarda sevgi, o yollarda özgürlük vardı. Bir de ayrılık… Ve işte yine o yolların ayrılık vaktindeydik. Ve yeni bir ayrılığın zamanı gelip çatmıştı. Kürdistan’ın farklı farklı parçalarını görme,  yoldaşlarınla buluşma heyecanıyla Şaho bölgesine yöneldin. Bilmediğin, görmediğin yerlere varmak, başka kültürleri tanımak, başka dillerden yanık türküler dinlemek istedin. Ülkenin her dağında, her alanında gerillacılık yapmak, bu coğrafyanın tüm güzelliklerini,  daha yakından görmek ve kucaklamaktı amacın. Çünkü eşsiz güzelliğe sahip, doğa harikası Kürdistan topraklarında yaşamak büyük bir şanstı ve bu şans gerillacılıkla taçlanmaktaydı. İşte bundandır oldum olası severdin yolculukları. Aslında kendini ve yeni şeyleri keşfetmek için severdin yolculukları… Yolculuklara uzanan uzun ince patikaları. Patikaların yolcusu gerillayı…

Gitmeden önce söylediğin sözler yankılanıyor kulaklarımda. “Gitmek mi zor, kalmak mı zor?” Gideceğine birçok üzülen yoldaşın gibi ben de çok üzülüyordum. Kolay değildi elbette. Ancak bir taraftan gitmek istemenin heyecanı, bir taraftan ayrılığın hüznü öylesine tırnak gibiydi.  Aslında ne kadar belli etmesek de aynı duyguyu yaşarız her ayrılık anı gelip çattığında. Herkesin içinde bir burukluk, bir hüzün vardır. Bizi bekleyen yeniliklerin sevinci kadar, geride bıraktığımız yoldaşların hasreti, özlemi çöker yüreğimize. Naçar bir ruh halidir benliğimizi kasıp kavuran. Ancak tüm bu sıra dışı ayrılıkların acısını dindiren,  bildiğim tek bir şey vardır. Her hicran daha güçlü buluşmalar içindir bu dağlarda, bu kavgada.

Yoldaşlarından ayrılma düşüncesi yüreğinde inceden inceye bir sızı yaratsa da, farklı ortamlarda kendini keşfetme arayışı, gideceğin alanda farklı kültürleri tanıma fikri seni heyecanlandırıyordu. Adeta gözlerinin içi gülüyordu. Gitmek mi zor, kalmak mı zor sualine verdiğim yanıt derin bir sessizlik olsa da, itiraf etmeliyim ki, ardında kalmaktı benim için zor olan. İşte tüm bu duygu çatışmasının sonunda o gün gelip çatmıştı. Son hazırlıklarını tamamlayıp, çantanı sırtına, canından çok sevdiğin silahını omzuna atmıştın. Günlerce arşınladığımız Xınere patikalarını bu defa son kez seninle adımlıyorduk. Ve bu patikadan dönüşün, sensiz olacağı düşüncesi şimdiden yüreğimi kavuran bir yoldaşlık özlemine dönüşüyordu içimde. 

Özleyecektim,

yaşam dolu gülüşlerini…

Özleyecektim

sıcacık yoldaş canlısı

yüreğini…

Özleyecektim,

hummalı sohbetlerini…

Özleyecektim, 

dostluk kokan seni…

Seninle çıktığımız her görev yolculuklarında genellikle sıcacık sohbetlerin baş aktörü olan sen, bu defa yer değiştirmiştin. Senin bu sessiz, sükunet hallerine alışık olmayan ben, adeta senin yerini almıştım.  Bu duruma hiç alışkın olmayan ruh halim havadan, sudan konuştursa da, diğer türlüsü konuşmak, biliyorum dokunacaktı yüreğimize.

Arkadaşlara ulaştıktan kısa bir süre sonra, ayrılık duygusu iyice perçinleniyordu. Her ne kadar ayrılık acısını hissettirmek istemesem de, önüne geçmeye engel olamıyordum. En son arkana bakıp el sallarken;                  “bana yazmayı unutma” diye seslenişindi tek hatırladığım.

İşte, bir yaz mevsiminin tam ortasında ayrılırken seninle, ikinci ayrılığın 17 Temmuz 2011’de olacağı gerçeğinden bihaberdim aslında. Ancak ayrılıklar özgür ve yeni bir yaşamı yaratmaya doğru büyük bir inanç ve özveriyle adımlanarak yaşanıyordu biçimi ve zamanı fark etmeksizin. 

Birçok kez yolculukları çok sevdiğini, hele özgürlük mücadelesi olan bu yolun yolcusu olmak için gereğinden fazla gerekçen olduğunu söylemiştin. Ve sonra soyadını aldığın küçük Onur’un hikayesi ile başlamıştın gerekçelerini bir bir dizmeye. 

Adın Sarya Onur’du ve bu senin için iki anlam ifade ediyordu. Öncelikle Onur; haysiyet demekti… Her Kürt ferdinin bu haysiyeti koruması, özgür kimliğini yaratması için zorlu ama bir o kadar da erdemli davayı omuzlaması gerekiyordu. Ve sen bunun gereğinden fazla bilincindeydin. Yüreğinde hissediyor ve yaşatıyordun. Halkını kölelikten, kadınları ezilmekten, çocukları baskıdan kurtarmak için özgür bir yaşamı inşa etme mücadelesine giriştin. Özgürlüğü yaşamın vazgeçilmezi olarak benimsedin. Yürüttüğün mücadele her zaman çok inançlı ve kararlıydı. Bu kararlılığın ve iddianın kaynağında ise Önderliğe olan bağlılığın vardı. Önder Apo’ya layık bir kadın yoldaş olabilmek için sürekli kendini geliştirdin. Dolayısıyla Önderliğe olan yetersiz yoldaşlığı ancak bu şekilde aşabileceğine ve kadın olarak kendi öz gücümüze bu biçimde ulaşabileceğimizi idrak ediyordun. Ve bunun gerekliliklerini her zaman yerine getirmek için büyük bir mücadele veriyordun.

Onur’un sendeki diğer anlamı ise toprağa erken düşen körpe bir yürekti. Canından çok sevdiğin küçük yeğenindi Onur. Ve her Kürt çocuğu gibi, Onur da ülkesi tutsak edilen topraklarda açmıştı gözlerini dünyaya. Henüz kıyısında gezindiği hayatta onu neleri beklediğini bilmiyordu. Yasaklı bir ülkenin, yasaklı bir gülüydü. Dolayısıyla o gül büyümeden, serpilmeden koparılmalıydı dalından. Bu sömürgeci sistem bin yılları aşkındır kendini bu zihniyetle besliyor ve var ediyordu. İşte böylesi bir ortamda yediden yetmişe Kürt halkının özgür yaşam şiarıyla sokaklara döküldüğü bir anda, büyük bir direniş sergilerken katledildi.  Annesi ile katıldığı bir eylem mitingde düşmanın hunharca saldırısı sonucu panzerin altında kalarak şehit düşmüştü. Onur küçük bir Kürt çocuğuydu, ancak yüreğindeki cesaret dünyalar kadar büyüktü. Çünkü o yıllardır direnen Kürt halkının çocuğuydu. Direniş bayrağını devir alacak, geleceğe taşıracak olandı. Bu yüzden düşman özgürlüğü haykıran Kürt çocuğundan dahi korkuyor ve ürküyordu.  Ve sen bu olayı her anlattığında gözlerin dolardı. İçinde bir ukde olduğu gün gibi aşikardı. İşte bu nedenle Onur, başta olmak üzere tüm Kürt çocuklarının daha özgür yarınlara merhaba demesi için gönlüğünü bir kez daha vururdun dağlara… Özgürlük kavgasına…  Özgür yaşamı yaratmanın arayışıyla düne, bugüne ve yarına sarıldın. Bu nedenle direngen, azimli ve inatçıydın. Evet, bu özelliklerin en belirgin yanlarındı.

“Patikalara vurdukça ruhum geçmişin iz düşümünde yol alıyordu ve onlarca kahramanı kucaklıyordu. Kimisini hiç görmemiş, tanımamıştım; kimisi ise kalbimde yer edinmiş, kimimin gülüşlerine, kiminin hüzünlerine, kiminin gözyaşına, kiminin sevdasına, kiminin özlemine tanık oldum.” diyerek yoldaşlarının umutlarını paylaşıyordun. Paylaştıkça kendini var ediyordun.

Türkiye metropollerinde, İzmir’de doğup büyümene rağmen kendi köklerinden hiçbir zaman kopmamış, dağlara, gerilla yaşantısına sonuna kadar gönül vermiştin. Gerillaya olan tutkun insanı kendine çeken en büyülü yanındı. Bunu fark etmek hiçte öyle zor değildi. Birçok insan ilk sohbetinde senden etkilenirdi. Paylaştığın her yoldaşta bir iz bırakır, edindiğin deneyimleri büyük bir heyecanla paylaşırdın. Her defasında yeni bir şeyi keşfetmenin merakıyla, coşkusuyla yönelirdin hayata ve de insana…

Şahadetinden önce seni son kez görememek beni çok etkilemişti. Aradan bir yıl geçtikten sonra en son ayrıldığın bu mekanlara bu defa sen yokken gelmiştim. En azından bir nebzede olsa vicdanımın acısını hafifletmek ve hayatımda oluşturduğum bir keşke’nin daha acısını sarabilmekti umudum. Naaşının Qandîl şehitliğine geldiğini duyduktan sonra ne olursa olsun seni ziyarete gelmeli ve o güzel yüreğinin affına sığınmalıydım. Her ne kadar benim için zor ve geç olsa da…

Qandîl’e geldiğim gün çok farklı bir duyguyu yaşamıştım. Sanki seni yıldızlar ülkesine uğurlamamıştım ve hala oradaymışsın gibi  her şey çok canlıydı. Seninle kalan, senden bahseden tüm arkadaşların yüreği senle doluydu. Seninle tanışmak onlar için bir onurdu. Bunu hemen hemen tüm arkadaşlarda gördüm ve hissettim.

Adımladığın tüm patikaları,  kaldığın her yeri bir bir gezdik. Seninle birlikte kalan arkadaşlarla uzun uzun sohbetler ettik. Bazı arkadaşlar adını, bazı arkadaşlar soyadını almışlardı. Her gerilla onlarca küçük Onur’un intikamını almak ve bu topraklarda yaşayan esmer tenli çocuklar için bir kez daha seninle, ardında bıraktığın mirasla mücadeleye sarılıyordu. 

Seninle kalan yoldaşlar “Sarya heval komutanımızdı” derken o kadar büyük bir onurla bahsediyorlardı ki, onlarda yarattığın derin izleri görmek hiçte öyle zor değildi. Seni anarken  “yaşam dolu, cana yakın, içten, bağlı ve gerçek bir komutandı” diyorlardı. Her an onlarla yaşıyor ve yaşatılıyordun güzel yoldaşım. Bu bir özgürlük militanı için paha biçilmez bir onur ve azametti. Sen bunu layıkıyla yaşatan özgürlük militanıydın. Sevgiye yüklenen tanımın ötesinde sevginin anlamını dağlarda yaşadık, yoldaşlık sevgisinde tattık. Birlikte ağladık, birlikte güldük. Ortaklaştı umutlarımız, ortaklaştı değerlerimiz, ortaklaştı kavgamız… Güneş’te buluştuk, insan olmanın onuruyla, kadın olmanın erdemiyle.

Seninle çocuk, seninle yoldaş olmak başkaydı dağlarda. Çocuklar kadar ruhunu özgür bırakır, dolu dolu yaşardın her türlü ruh hallerini. Gülünce ağız dolusu gülen, ağlayınca çekinmeden, sıkılmadan ağlayan... Bir devrimci olarak halkının sorumluluklarını derinden yaşayan militan ruhun, bazen bir çocuk ruhuyla, bazen bir sanatçı, bazen de bir şairin ruhuyla akardı yaşama…

Sendeki bu ruh güzelliğine değinmişken yaşadığımız bir anıyı anlatmadan geçemeyeceğim. 25 yaşına gelmiş olsan da arada bir kaçamak yapıp çizgi film izlerken yakalardım seni. Seyrederken kahkahalara boğulur, ortak olmam için davet ederdin. Bazen direk, bazen çekingen bakışlarla. Annenin çoğu kez, senin için hiç bir zaman büyüyemeyeceğini ve çocuk olarak kalacağını söylediğini anlatırdın. Aslında çocuk olmayı, çocuk kalmayı tercih ederdi bir yanın.  Çünkü masumiyetin temsili olduğu gerçeğiyle sarılırdın bu yanına. Gerçi insan çocukken o dönemin değerini bilemiyor. Sürekli bir büyüme telaşı ve istemi içinde oluyor. Ama çocuk olmak sadece o yaşta, o çağda olunabilecek bir şey değildir elbette. İnsan istediği zaman çocuktur ve herkesin içinde gizlediği bir çocuk yanı vardır mutlaka... Bazılarımız bu duygunun kıyısında bazılarımız tam ortasındadır. Özcesi sadece bazılarımız bunu daha derinden yaşar. İşte sen bu çocuk ruhunu korur, sade ve içten yaşardın yoldaşım.

Özgürlük mücadelesi içinde seni en çok etkiyen şeyin yoldaşlık sevgisi olduğunu her fırsatta dile getirir ve bu ilkeni gereğince yaşamak isterdin. Bu bir anlamda yaşama kendinden doğru yenilikler katma arayışıydı. Bunun iddiasıyla çoğu zaman sarıldın görevlere. Özgürlük iddian her zaman büyük, Önderlik ve şehitlere olan bağlılığın çok derindi. Dolayısıyla bu vicdan ve ahlakın gereği bulunduğun tüm alanlarda öncülük misyonunu hep yerine getirdin. Onurlu bir yürüyüşün, iradeli bir duruşun sahibi olmak kadar, bir de elindeki fotoğraf makinanla gerillanın sanatçı ruhunu yaşattın. Her gerillanın biraz da devrimci romantizmi yaşaması, koruması gerektiğine inanırdın. Çünkü devrimciliğin kendini yeniden yaratmak, kendini yeniden kökleriyle buluşturmak olduğu açıktı. Devrim ve devrimcilik ‘kendini bil’ ilkesinden hareketle büyük bir titizlikle ve emekle yaratılan bir sanat anlayışıydı. Ve sen bu duygulu yüreğe sahiptin. Dağlar ve gerillacılık devrimci romantizmin kalbiydi. İşte tamda bu noktada tüm bu güzellikleri bir arada buluşturup, önce kendi yüreğine, daha sonra onlarca yüreğe akıtıyordu çektiğin tüm fotoğraf karelerin. Bazen bir fotoğraf karesinde, bazen omuzladığın silahın hakkaniyetinde.

Bir gerilla olarak, silahının hakkaniyetine inandığın kadar, fotoğraf çekme tutkunla da bu gerçeği, fazileti yansıtmaktı amacın. Gerillayı, dağları fotoğraflamak bunun açık ifadesi olurdu. Fotoğraf çektiğin zaman gerçekten mutlu olduğunu belirtir, yüreğine dokunan her bir kareyi, onlarca yüreğe dokundurabilmek için sarılırdın fotoğraf makinene. Her paylaşımın belki de farklı farklı yolları vardı. Tıpkı yazmak ya da konuşmak gibi. Ancak sendeki fotoğraf çekmekti.  Fotoğrafta yansıyan zamanın tılsımını hisseder ve bu tılsımın herkesçe görülmesi gerektiğine inanırdın. Dolayısıyla gerillanın gizemini, yoldaşlığını, sevgisini, özgürlük tutkusunu ifade eden her kareyi paylaşabilmekti seni mutlu eden. Belki de seni sen eden... Çünkü o anda tarihin yaşandığını, gerillanın tarihi yarattığını derinden yaşıyordun. Zamanın, içinde bulunduğun anın farkındalığını kavrıyor ve derinlerde hissediyordun.

Mücadele tarzında pes etmeye, geri adım atmaya asla yer yoktu. Çünkü zorluklar karşısında pes eden, geri adım atan pasif, edilgen kişiliği hiçbir zaman kendine kabul etmiyordun.  Bundandır haksızlığa asla boyun eğmiyor, söylenmesi gerekeni hiçbir koşulda esirgemiyordun. Tıpkı yüreğin gibi dilin de yalındı. Çok canlı ve girişken olduğun için insanlarla çabucak diyalog kurabiliyor ve dünyalarına açılabiliyordun. Yüreklerinde yer ediniyor ve kendini sevdiriyordun. O kadar girişken bir yapın vardı ki, kabına sığmayan cıva gibi. Sürekli hareketli, enerjik.

Yaşamında yenilgiye yer vermezdin, başarı en büyük tutkundu. Dolayısıyla yeni başarılara adım atmanın inancıyla, kararlılığıyla hiç bilmediğin, tanımadığın mücadele sahalarına yöneldin. En son Şaho alanına yönelirken de cesaretini, umudunu, başarma hırsını asla kaybetmedin. Senin için yeni alan olmasına rağmen bu alanı çok sevmiş ve adeta yıllardır orada savaşçılık yapmış gibi hiç geri durmamışsın. Buna hiç şaşırmadım, çünkü senin zorluklarla kendini var ettiğini, hayatının en zorlu demlerinde dahi güçlü, iradeli olmayı başardığını biliyordum.

Önderlik ‘duygulu insanlar pratiğe yöneldiklerinde büyük olurlar’ demiştir. İşte sen bu büyük hedeflere iradeli kadın duruşunla, duygu yüklü dünyanla, teori ve pratiği bir yaptın. Çok kısa bir süre içinde pratikleştin, kendini geliştirdin ve eylemselliklerde yer almak için kendini dayattın. “Verdiğim sözlerin eyleme dönüşme zamanı” diyerek, mücadelene daha fazla anlam katmaya çalıştın. Önderlikten aldığın güçle, düşünce dünyanı aştın. Bin yıllardır dar ufuklara hapsedilmek istenen düşünce kalıplarını yıktın. Ufkunun sınırlarını doğa anaya ulaşmak için zorladın. Verili olan tüm sınırları aşmanın heyecanı ile pratikleşmek, güçlü eylemlerin sahibi olmak istedin. En son eylemde fedaice katılım biçimin bu yaşama yüklediğin anlamın ta kendisiydi. Basit yaşamayacak, sıradan katılımı kendine kabul etmeyecektin.

Yukarıda da belirttiğim gibi şahadetinin yeni bir yıl dönümü… Yokluğun her ne kadar zorlasa da yüreğimizi, senin gibi yoldaşlara sahip olmanın onuruyla her geçen gün büyüyor ve çoğalıyoruz. Kalemim cesaretimin tüm sınırlarını zorlayarak yazıyor olsa da seni, nafile çok yetersiz kaldığını biliyorum inan. Yazdıklarım ancak senin duygu deryanda bir damlayı mürekkebi ifade eder. O yüzden sana ait bir dize ile tamamlamak en doğrusu olacaktır:

hem kimlik savaşçısı bir kadın gerilla,

hem de hürriyetini düşlediğim ülkemi fotoğraflayan

biri olmak

bunu yaparken dağı ve özgürlük savaşçısı kadınları

objektifimden sunarken sizlere

uzun patikalarımızdan

yürüyüşe çıkartırken

hayallerinizi,

karelerin, gözlerinizle ilk buluştuğu anda

bana düşen ‘hoş geldiniz’ demek.

Evet, sen Kürdistanlı kadınların, başta olmak üzere tüm kadınların dağ yürekli kadın yoldaşı oldun. Bu görkemli dağların asi, hırçın ve düşmana geçit vermeyen en güzel yanıyla özdeşleştin. Hem de düşmanın yüreğini delice titretircesine.

Bilirsin Kürtlerde dağlı olmanın anlamı bir başkadır. Belki ondan Kürt halkı gerillayı bu kadar derinden yüreğine bastı, gerillayı kendinden bir parça bildi. Dêrsm, Agîrî Amed isyanlarına tanıklık etmiş bu topraklarda direniş öyle kolay yok edilemezdi. Bu topraklar direnişin kalesi, direnişîin ana rahmiydi. İşte sen yaşama tekrar tekrar sarılmanın kudretini yansıtan yiğit Kürt halkının isyancı geleneğiyle büyüyen, bu mirası devralan bir hareketin militanı, kadın gerillasıydın. Ve bizlere bıraktığın silahı şimdi yüzlerce, binlerce gerilla omuzlayarak adımlıyor bu patikaları. Seni anıyor, seni anlatıyor, anılarınla yaşıyor bu dağ yürekli yoldaşlar… Bu dağlı kadınlar…

Dün olduğu gibi bugün de tarihe adını yazdıran kahramanların anılarıyla büyüyor, anılarıyla çoğalıyoruz. Önderlik anılarla sözleşmenin kutsallığına inanarak tüm bu değerleri yarattı. Dolayısıyla anılarla sözleşmek; özgürlükle sözleşmektir. Özgür yaşam kimliğiyle sözleşmektir. Onurlu Kürt duruşuyla sözleşmektir. Yaşam değerleriyle sözleşmektir. İsyan ateşiyle sözleşmektir. Sevgiyle ve en önemlisi de kadının özüyle sözleşmektir.