Arkamızda bıraktığımız yollar kader çizgilerimizdir

RONİ EYLEM

anigerillaaa

İlk örgüte katıldığım da adettendir herkes sorar ya birbirine ‘nerelisiniz’ diye… Ben Konyalı’yım dediğim de herkes ‘Türk müsün’ diye sorardı. Unutmuşlar diye bizi içim kan ağlardı… Demek ki yurdundan koparılanlar böyle olurmuş, silinirmiş, onlar izlerinin peşine düştüklerin de tekrar var olurlarmış. Orada koca bir ovaya

yayılmış binlerce Kürdün Türk olduğunu mu sanıyorlardı. Bu soruyu bir daha bana sormamaları için içimden dua ederdim. Her sordukların da sanki yüreğimden bir parça koparıyorlardı. Oysa ben, biz ilkokula gidinceye kadar da Türkçe bilmezdik. O yabancı sesleri ilk öğretmenimden duymuştum. Bizim oralarda eli kalem tutan, biraz mürekkep yalamışların köye gelip Türkçe konuşmaları çok ayıpsanır. Tüm bakışlar ona günah işlemiş gibi bakar. Bu sonradan bitme haller, herkese diken gibi batar. ‘Bir an önce toplan özüne dönün dışa vurumu davranışlar da o kadar keskindir ki, ‘yer yarılsın içine gireyim’ yaklaşımı senin için en iyi kapı olur.   

Şimdi kendi kendime soruyorum. Benim şimdiki aklım neden o zaman yoktu. Meğer bilincin gelişimi aklı var kılıyormuş. Kendini bilmeyince, tanımayınca insan akılsızmış, duygusuzmuş. Dumura uğramış bir varlığın sadece gölgesi varmış. Babamın üvey annesi üvey bir nenemiz vardı bizim evde… Biz de kalıyordu. Anamı çok severdi. Herhalde kadrini kıymetini bildiğinden, onu sevip saydığından… Çoluğu çocuğu yoktu. Tıpkı kaybolan ülkesi gibi yaprakları dökülmüştü. Ama çok bilgeydi. Bir çınar gibiydi, gölgesinde uzanınca huzur veren, konuşunca dünyaları sunan… Göçün yollarda döktüklerinden bir tek onun anlattıkları var aklımda… O da zor bela hatırlıyordu, nerede konduklarını, nerede açlıktan kırıldıklarını, nerede çocuklarını hastalıktan bilinmeyen diyarlara gömdüklerini… Bana önce Güneybatı’ya daha sonra da Adana Çukurova’ya geldiklerini anlattığını hatırlarım…

Kızım diyordu; -Çukurova’nın bataklıkların da sıtmadan telef olmuştuk. O illet çok çocuk aldı bizden… Bebelerimizi yol üstünde gömmenin acısını yollarda ağıtlar yakarak dindiriyorduk. Yollarda döktüğümüz gözyaşlarıyla çocuklarımızın bir avuç gömütlerine ulaşıyorduk. Arkamızda bıraktıklarımızı böyle canlı tutuyorduk. Ne de olsa onlara vad edecek bir ülkemiz, sırtlarını dayacakları bir ağacımız yoktu. Arkamız da bıraktığımız yollar yaban ellerdeki kader çizgilerimizdi. Göç yollarındaki kaderimiz unutulmaya mahkumdu. Zaten yola bunun için sürülmemiş miydik? Sadece çocuklarımızı değil, yaşlılarımızı da bıraktık. Bize yol gösterenleri, bize sabır, huzur verenleri, acılarımızı dindirenleri… Hastalıktan, yokluktan gözlerimizin önünde tek tek eriyorlardı. Bir avuç kalarak, çocuklaşıyorlardı. Daha yollardayken hafızaları siliniyordu, torunlarına anlatacak masalları kalmıyordu.

Ateşe asla su dökmezdi 

Bazen de birden gençleşir, başka hikayeler anlatırdı durmadan… Sanki o an kendini bulmuş gibi, oraya dokunur gibi… Üzerindeki elbiselere bakar, anımsardı teker teker özünün motiflerini… Göz nuru el emeği ilmik ilmik işlenmiş yastıklara sırtını dayadığın da sanki ülkesi canlanırdı gözünde… Bizim oralarda çok güzel halı ve yastık dokurlar. Ben beceriksizliğimden öğrenemedim. Ama anam bilir, anneannem, teyzem… Şimdi moda olmuş ya şark odaları falan… Kürt kültürünü bir de böyle diyerek eritiyorlar. O dokumalardaki şekillerin her birisinin bir anlamı var. İçinde Zerdüşti inancına tekabül eden çokça figür olduğunu söylerdi. Yıllar sonra aynı figürlerin Horasan’daki Kürtlerin kıyafet ve el dokumalarında da olduğunu gördüğüm de adeta o çamura girip yüzüme sürmek istedim. O toprakla yıkanmak, o toprağı içmek, o toprağı alnımı dayamak… Yurtsuzluğun sızısı hiç kabuk tutmayan, kanayan bir yara gibi…

Meğer ninemin elbiselerindeki işlemeleri anlatırken gözlerinin pırıl pırıl parlaması ondanmış… Sırtını dayadığı yastıklar meğer ülkesinin duvarlarıymış… Her gün güneş doğmadan önce uyanırdı, güneş kutsaldı, o ondan önce ayakta olmalıydı. Işınlarının yorganına değmesi günahdı. Ateşe asla su dökmezdi, külü ıslatmak ocağının yakılmasıyla özdeş tutulurdu. Öz inancının damlacıkları kalmıştı ruhunda, bazen öyle kendiliğinden akıverirdi. Ne de olsa sadece toprak değiştirmemişlerdi, atalarının ateşgahların da yanan ateşi de söndürmüşlerdi. Nenem hala küllerini canlı tutmaya çalışsa da… Üzerligleri toplayıp, (bizim orada yetişen taneleri de olan bir çeşit ot) aralarına kumaş geçirerek, evin baş köşesine asması da acaba o neolitik külten mi geliyordu. Baş köşeye takar, o kutsalın bizi kötülüklerden kurtaracağına inanırdı. Kuruyup dökülmeden hemen yenisini yapar, büyünün bozulmasına izin vermezdi.

Hala anımsarım. Ben biraz şehir görmüş, sistemin başkalaştıran beton armalarında kendini kaybetme havalarına girmiş, ‘sen hiç Kürtlere benzemiyorsun’ dediklerin de uçmaya eğilimli hallerdeyken ninemi hava alanında yurt dışına yolcularken o elbiseleri giydiğinde çok utanmıştım, utanılacak halime… Nenem tutturmuştu o elbiseyle girecekti modernizmin kalbine… Ne de olsa o benim gibi içmemişti şerbetinden… Yabancı dili kırık konuştuğun da yüzü kızarmıyordu, alnına top top terler düşmüyordu.

Saçlarını kırk örük yapıp arasından geçirdiği mavi boncuklar ülkesinin usul usul akan nehirleri gibiydi. Üç eteği üstüne giydiği kısa solutası, (bizim orada geleneksel kıyafet üzerine giyilen bir çeşit kısa işlemeli ceket) beline taktığı renkli kemeri, cennetin bahçesi gibi binbir renktendi. Bu her rengin içinde olduğu zengin tablo bana ayıp, nineme ise onur verici geliyordu. Çünkü ben inkarın eşiğine ayak basmış, nankör havalardaydım. O orjindi, ben ise cilalanmaya çalışan bir kendini bilmezliği yaşıyordum. Her egemen kültür ezilenlerin ruhunda ve bilincinde böylesi yaralar açar. Ona benzeşme hali kişilik travmalarının ve bozukluklarının başlangıcıdır. Kendi kültüründen utanma duygusu belki de egemenlerin bizler de yarattığı en tiksinç, vebadan beter bir kötücüllüktür. Egemen kültüre özenme yaşayarak ölmedir. Bu ölü sevici hal bizi bize yapancılaştırır. Halbuki gözünde büyüttüğün o kültürün hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. O kültür de zaten tüm çoklukların törpülenerek tekliğe indirgenmesiyle zorla oluşturulmuş yapay bir kimliktir. Türk sömürgeciliğinin Kürtlere dayattığı inkar ve imha o kadar derindir ki, baskı yanı en gözle görülür, en çıplak olanıdır. Her Kürdün beyin ve yüreğinde kazıdığı çukurlar ve oraya gömülen kimliklerin yitimi daha korkunç bir erimedir. Öyle çukurlardır ki, sen kendi kendinin celladına dönersin. O çukurlara sen gömersin kendini… Sömürgeci postalıyla zaten yüreğinin girizgahlarında beklemektedir. Ve sen artık sadece ondan korkmuyorsundur, ona tapıyorsundur, gönüllü bir uşağa dönüşmüşsündür.

Kaçınca acılar yollarda mı bırakılıyordu

Evet biz çok böyle olmadık, biraz koruduk kendimizi… Dilimizi kültürümüzü, töremizi… Nasıl mı? Komşularımıza sırt çevirdik, küstük, kız alıp vermedik onlara… Tek hatırladığım koyunlarımızı sattığımızdı… Etrafımızı kuşatmışlardı fakat sanki biz onlar yokmuş gibi yaptık. Demek ki bir de böyle oluyormuş savunma mekanizması… Yokmuş gibi davranmak… Bir tek Türk köylerinin tüccarları gelirdi bizim oraya… Sadece onlarla dedemin Türkçe konuştuğunu hatırlarım. Hatta ilk gördüğümde şaşırmıştım, dedemin bu dilde kendini rahat ifade edişini…  Her Kürt gibi o da asker de dayak yiye yiye öğrenmişti, onu da sömürgecilik orada vurmuştu. O yüzden dayılarımı askere göndermemek için elinden geleni yapmıştı. Çünkü köyünde asil, herkesin danıştığı, herkesin sözünü dinlediği bir kanaat önderi gibiydi. Askere gidince başkasından buyruk almak çok zoruna gitmiş, ilk defa kuyruklu Kürt olmayı orada duymuş, ana dilini uzaklardan gelen soydaşlarıyla konuşunca ölesiye dayak yemeyi… Orada sömürgecinin kininin yüzüne tokat gibi indiğini iliklerine kadar hissetmiş…

Ulan sizi oralar kadar sürdük, hala bu dili konuşuyorsunuz, hala tuzla buz olmamışsınız… Hala oradakilere sahip çıkıyorsunuz. Bu kadar olur. Bir daha, bir daha yüzüne inen tokatlarda bu öfke saklıdır.

Peki ne oldu bize… Kapalı kaldık, kendimizi korumaya aldık. Sömürgecinin okulların da okuduk fakat onlara memur olmadık. Aslında onların bize yurt belledikleri diyarlarda da çok durmadık. Kıta değiştirdik, okyanusların ötesine uzandık. Bir kere savrulanların kaderi böyle mi oluyordu. Nar tanesi gibi… Dağıldıkça dağılıyorlar mıydı? Halen de sorgularım neden bu kadar kaçış, neyden kaçış… Aidiyetini yitirmiş topluluklar hiç arkalarına bakmadan öylece hep giderler miydi? Tek dertleri sadece uzaklaşmak mıydı? Ya kendilerinden, kendilerinden kaçmayı nasıl becereceklerdi. Her yere götürdükleri kendilerini kimden saklayacaklardı. Durmanın çaresi kendine ulaşmaktan mı geçiyordu. Ayna da kendini gördüğünde bitecek miydi bu çılgın kaçış… Bu kaçışın sonu kaybettiğin yerde bulmak değil miydi?

Sadece yoksulluk değil elbette… Elinde yüzlerce hektar toprağı olan da arkasına bakmadan gidiyordu. Gidiyordu acısını öyle unutacağını zannediyordu, yetim kalan halini sanki yolla da bırakacaktı.  O yüzden savruluyordu, yaprak misali rüzgara yüzünü çevirerek… Kök olmaktan kaçıyordu, damarlarını toprağa bırakmaktan… Zaten sürgündü, nereye konsa onun için yurt orasıydı… O yüzden durmadan uzaklara uçuyordu göçmen kuşları gibi…

Avrupa’ya çıkış iş kapısının dışında kendinden kaçışın bir yere ait olmamanın, tutunmamamın kaçışıydı. Tıpkı babam gibi, tıpkı dayılarım gibi… Kadınlar acılarını bu çorak toprakların çatlaklarına gömer, üzerine tuz serperler. Hayatlarını kocalarıyla paylaşmaz, çocuklarına adarlar. Eşlerini yılda bir, bazıları on yılda bir görür. Onlar Almancı, kadınlar ise onları köyde bekleyen bekçilere dönerler. Bu sebepten kadın için hayat beklemek ve yine beklemekten ibarettir.  O evde kalması için her şeyi yutması gerekir. Almanya’daki kadını, onun çocuğunu, hatta onu köye getirdiğinde eşinin kardeşi gibi davranmayı…

Kocanın gurbeti yetmiyormuş gibi bir de gurbetten getirdikleri baş belaları yüküdür. Kimse onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini, neler yaşadığını sormaz bile… Çünkü onun kaderi böyle belirlenmiştir. Kadere de en çok kadınlar uymalıdır. Hiç bir erkeğe kader ismi verildiğini duydunuz mu? Benim anamın kaderi köydeki tüm kadınların yazgısıdır. Onların alın çizgileri hep başkaları için çizilmiştir, başkalarına hayatlarını adamak için vardırlar. Onun yaşamı koca bir hiçtir, erkek ve onun evi için yaşamak her şeye bedeldir.

Artık dumanlar yükselmiş güneş çıkmıştı

Kadınların yaşamlarına başka acıların eklenmesini ilk defa anamla gittiğim bir komşu köyde rastlamıştım. Türkçe köyün ismi Sağlık köyüydü, Kürtçesi ise Kultoydu. Anam bu ölüm başka bir ölüm demişti bana… Ben anlamamıştım. Eceliyle ölünmemiş bir yasa gidiyoruz. Tüm kadınlar siyahlara bürünmüştü. O kadar içten ağıtlar yakıyorlardı ki… Bu acı dolu sözlerin, inlemelerin nereden geldiğini anlayamıyordum. Meğer biz bir devrimcinin yasına gitmiştik. Hacı Dumanlıdağ bizim oraların ilk şehitlerinden di. Hacı Dumanlıdağ’ın bir efsane olduğunu ve ağlayışlarla birlikte bir onur kaynağına dönüştüğünü ilk o zaman anlamıştım.

Hacı Dumanlıdağ’ın dağlara gittiğini söylemiyorlardı kadınlar korkularından… Birbirlerinin kulaklarına çocukları duymasın diye bir şeyler fısıldıyorlardı… Bir yandan da içleri kan ağlıyordu hepsinin… Hacı gibi dağ duruşlu bir efsaneyi saklamaktan utanıyorlardı. Hacı Dumanlıdağ hepimiz için bir yıldızdı, bizler de göğe merdiven dayayıp ona ulaşacaktık. Bugünkü gibi hatırlarım anama sorardım. Kimdir, nedir diye… Güzelliğini içine akıtırdı, suskunlaşır, lal olurdu. Çünkü o devlet babadan sakladıkları, içlerinde büyüttükleri, adına nağmeler okudukları bitmeyen bir türküydü.

Sanki içten içe sezerdi anlatsa bulaşırdı her yana bu sevda… Nerden bilirdi ki anlatmasa da bir kere düştü mü bu ateş birilerinin yüreğine bulurlardı yollarını… Bu yol öyle bir yoldur ki kırk duvar örsen de aşılacak cinsten… Hacı Dumanlıdağ’a yakılan o ağıtlar her birimizin içine bir ateş yakmıştı, ateşin koru bu yolda daha fazla harlanmalıydı… Hacı ovanın dağı olmuştu bizim için… Artık dumanlar yükselmiş güneş görünüyordu.

Xelîkan’ın hep devrimci bir damarı vardı. Hatırlarım bizim köye faşist bir öğretmen geldiğinde öbür gün tekme tokat bavulu elinde yollara düşerdi. Fakir Bayburt’un kitaplarını okumak, amentü gibiydi.  97’lere kadar da karakol yoktu. Hiç bir işimize devlet karışmıyordu. Tüm sorunları köylüler kendi aralarında çözer, devlet kapısına gitmeyi ayıp sayarlardı. Hele biri devlet dairesinin önünde görünsün, kabileden atılmak bile göze alınırdı.

Bu iklimin etkisiyle Özgürlük Hareketi’ne de 90’larda sempati duyuldu. Ondan sonra teker teker katılımlar başladı. İlk toplu katılımlar 96, 97 yıllarında gerçekleşti.  Kürdistan mücadelesi artık her yere kök salmış, ulusal bir kimlik kazanmış, zafere doğru koşuyordu. Bu zafere bizim de katkımız olmalıydı. Bu ateş bizim de yüreğimizi yakmıştı. Bu sel bizi de coşturmuştu. Elîşêr, her iki Şoreş, ben, kardeşim Eylem ve diğerleri. Diğerleri diyorum. Çünkü onlar yollarını ayırdılar bizden. Evcil, küçük hayallerin peşinden yürüdüler, çürüdüler. Koca bir ülkeyi egolarının kurbanı yaptılar. Hayallerine sahip çıkmadılar, o yüzden hep lanetli kalacaklar. Lanetin içinde debelenecekler, Şoreşler’in ve Elîşêr’in ışıklı gözlerinin aydınlığın da boğulacaklar. O güzel insanlara sırtlarını çevirdikleri için dünyanın neresine gitseler de ruhları huzur bulmayacak. Çünkü beraber verdiğimiz söze ihanet ettiler. Özgürlük karşısında tükenmişliği tercih ettiler. Gün be gün tükenecekler, çocuklarının başları hep eğik olacak, gururla duyacakları bir değerleri olmayacak… Elîşêr bir halkın direniş hanesine yazılırken, onlar kapitalizmin çöplüklerinde daha fazla kirlenecekler. Sonsuza dek kirlerinden arınmayacaklar, mezarlarında bile bir kara leke olacak. Bu böyle biline, böyle yazıla…

Ovalıların dalgaları görünmez hep içtedir

Evet biz bir grup birlikte katılmıştık. Elîşer hepimizin lideriydi, öğretmeniydi. Hepimizi toplar, bize kaybettiğimiz ülkemizin tarihini anlatırdı. İsyanları anlattığında sanki o da içindeymiş gibi yaşarak dile getirirdi. Demek ki taa o zamanlardan kafasına koymuştu adını Elîşêr yapmayı… Onun gibi kahraman, onun gibi asi, onun gibi direngen olmayı… Konya’da hem lise hem de üniversite gençliğini eğitir, yetiştirirdi. Tarihimizden bahsedince hepimiz başka dünyalara giderdik. Beynimiz çalkanırdı. Kimdik biz, ne için varız, neden tüm bu olanlardan bihaberdik. O bize geçmişimizin seslerini getiren bir haberciydi. Bu habercinin sade ve bir o kadar bilge hali bizleri ona hayran bıraktırıyordu.

Her iki Şoreş de onun tamlayanıydılar. Her iki omuzundaki koruyucu melekler gibi… Her yerin ilkleri böyledir herhalde… İlklerin hepsi bu kadar mı güzel olur. Bu kadar mı seçici olur. İlkler cennet bahçelerinden mi fırlatılmışlardır. O sularda mı yıkanmışlardır.  Belki de anaların bu yüzden dinmez acısı… En değerlileri, en seçkinleri oldukları için… Her iki Şoreş de üniversite öğrencisiydi. Biri tıp diğeri ise elektrik elektronik mühendisliğini okuyordu. Okullarında da o kadar başarılıydılar ki hiç vizelere hazırlanmaz fakat tüm dersleri de geçerlerdi.

Şoreşler’den biri daha gerillacılığının baharında 99’da Gare’ de, diğeri de 2006 yılında Erzurum’a giderken Botan’da şehit düştü.

Biz dershaneye gidiyorduk, onlar üniversite öğrencileriydi. Anam da çok severdi, Şoreş’i… Hep diyordu tanrı bunu kadın olarak doğurmak istemişte, niye erkek olmuş. Şoreş de öyle naif, öyle sevecen, öyle candandı ki…  Sevmesine severdi anam ama bize dergi getirmesine, evinde eğitim düzenlemesine de biraz kaşları çatardı. Korku sarardı işte her ana gibi yüreğini bizlere bir şeyler olur diye… Kardeşlerinden bilirdi devrimcilerin acısını… Onlar da 12 Eylül’de işkence mezbahalarından geçmişlerdi. Korkularının tekerrürü sönmeyen yaralardı. Ne kadar kendini korumaya çalışsa da yine gelip onu bulurdu.

Şoreş bizim evin bir üyesi gibiydi. Bir yandan derslerimizle ilgilenir bir yandan da devrimci değerlerle bizleri tanıştırırdı.  O kadar temiz, titizdi ve olgun bir duruşu vardı ki bakmaya kıyamazdın. Okulun kantinine girince herkes doğal bir refleks biçiminde ayağa kalkardı. Hafta sonları hem annesine ev işlerinde yardım eder, hem okul masraflarını çıkarmak için çalışır hem de örgütlenme faaliyetlerine aktif bir biçimde katılırdı. Çok sadıktı, yaptığı her işe yüreğinin ritimlerini katar, alnının akıyla çıkardı. Beraber düşmüştük bu yola o bizden çok erken ayrıldı. 99’da KDP ve Türk faşizminin beraber düzenlediği komplo sonrası bir operasyonda şahadete ulaştı. Tank vuruşlarıyla şehit düşmüştü, cenazesi bulunmadı. Bu satırları yazarken, bembeyaz dişleri, her zaman gülen yüzü, daima metanetini koruyan duruşu gözümün önünden akıyor. Bu kadar erken yitirmemiz çok acı vericiydi. Oysa dağlarla yeni buluşmuştu, ülkesinin sularını yeni içmişti, patikalarını yeni arşınlamıştı, ağaçlarının gölgesinde yeni soluklanmıştı. Daha mekapları, üstündeki gerilla elbisesi yıpranmadan, toprağa gömüldü. Çok iyi bir gerilla komutanı olma en büyük hayaliydi. Şahin gibi küçük bir birlikle düşmanın kalbinden vurma, savaşı akıl ve taktikle buluşturma üzerine çok kafa yoruyordu. Teknikten anladığı için hep teknikçi yapmak istedi arkadaşlar onu… Hiçbir zaman yanaşmadı, hiçbir zaman yapmadı. Tek aşkı ülkesinin dağlarını karış karış görmek, Önderliğe verdiği sözü yerine getirmekti.

Şoreş hepimizin dingin ama içinde fırtınalar kopan yanıdır. Ovalı olmaktan mıdır bilemem… Ovalıların dalgaları görünmez, hep içtedir. Hüzünleri, aşkları taşmaz, gömülüdür. Dokunsan patlamaz, patlamaları ruhunun çatlaklarına dökülür. Şoreş de hırçınlık nedir bilmezdi, bir gün sinirlenmez mi, bir gün ekşimez mi insanın yüzü… Sukünet ona yazılıydı.

Doktor Şoreş ise gerillacılığı doyasıya yaşadı. Hiçbir zaman doktorluk yapmaya yanaşmadı. Çok kısa bir zaman dilimini doktorluğa ayırdı. Adeta yaşamında hipokrat yeminli gibiydi. Hiç kimseyi kırmaz, dökmez, hiç kimseye şunu yap, bunu yap demez, her işe kendisi koşardı. Ben Önderlik sahasındayken Önderlik bana ‘senin biraz öncü özellikler kazanman gerekir. Daha atılgan, girişken ve ideali olmalısın’ derdi. Hepimizin kişiliğinde bu özellikler vardı. Mütevazi, emekçi, hesapsızdık. Fakat vuruş, otorite olma yanı hep zayıf kalıyordu. Doktor bunları kazanmak için düşmüştü Bakur yollarına… Yıllarca gönlümüzdeki diyarların hasretini yaşadı. Ona ulaşmak için düştüğü yollarda şehitler kervanına katıldı. Botan’da eylem esnasında kahramanlar gibi savaşarak son nefesini verdi. Mavi gözleri, bembeyaz teni toprağa karışınca adeta denizlerin suyu çekildi. Dağların zirvelerinden akan gözyaşları ovaya hayatı taşıdı.

Ve hepimizin toplamı Elîşêr, ovanın ve dağın, sarının ve yeşilin, dinginliğin ve dört nala koşuşun…  Artık tuz çatlamıştı, sürgün onur, yurt olarak yeşermişti. Anamın benden saklamak istediği fısıltılar yayılmıştı dört bir yana… Artık ağıtların yerini tilililer almıştı. Artık nereye gitti çocuklarınız denildiğinde bilmiyoruz demiyor Xelîkanlılar… Gururla taşıyorlar çocuklarını hanelerinde… Onların artık çocuklarına anlatacak hikayeleri var. Artık dağlardan koşan şahinleri, kanatlanan yiğitleri, güneşe bakan ak yüzlüleri var. Elîşêr’in şehadetini duyduğun da herkes onun güzelliklerini anlatmakla bitiremiyordu. Onun ilk komutanı olduğunu söyleyen bir arkadaşı hiç unutur muyum sabaha kadar elimi tutmuş, çantamı taşımış, zorluklardan ikircilik yaşayan içime, fedekarlığı su serpişti. Başka birisi beraber yol yürüyüşünü anlatmıştı. Ayaklarım yeri tutmuyordu, Elîşêr adeta beni sırtladı, yürüttü, o uzun yürüyüşü, güleç yüzü ve cana yakınlığıyla bana ömrüm boyunca unutmayacağım bir anıya dönüştürdü. Ya onu çocuklarından çok seven Gever halkına ne demeli. Öyle diyorlarmış Elîşêr’e biz seni düşündüğümüzde bir Ali yürüyor bir de yanında bir aslan. Yıllarca yanlarında çalışmış, bir gün onlara bir zararı dokunmamıştı. O yüzden bal tadında sevmişlerdi onu…  o yüzden bazıları sırf onu görmek için bunca tehlikeyi göze alır, tankın, topun, uçak saldırılarının altında nur yüzünü görmeye gelirlerdi.

Evet! Elîşêr Önderliğe söz verdiği gibi harap ülkeye can vermeye gitti. Büyük çaba büyük kabul onu Xelîkan’dan çıkarıp, Kürdistanlaştırdı. Ruhun şad olsun güzel yoldaş. Senin ve senin gibileri ruhu şimdi Efrîn’de destanlar yazıyor. Dünyanın tüm çakalları saraylarında ağızlarında salya akarak bu bitmesini istedikleri destanı izliyor. Bu destan bitmeyecek, sürecek, zalimler cehennemin yedi kat dibini boylayana kadar. Analar çocuklarını bağırlarına basana, zeytinler güneşe doğana kadar…