Ay Işığında

02 07 18 ani

 

Kuro Jahro tepesinin batısındaki yükseltilerinde, sinsice çömelmiş, bir grup hayvanı andıran kayalıkların arasında, ürkek turuncu bir ışıkla, ağır ağır tırmanıyormuş gibi yükselen ay, halinden memnun ipeksi gülümseyişiyle tam arkamızda bizi izliyordu. En arkadaki iki kayanın karşılıklı uzanan sivri uçları arasında sıkışıp kalmış gibi, bir süre hareketsiz kaldı

Nereye gideceğine karar vermemiş gece yolcusunun temkinli sessizliğiyle parmak uçlarına basa basa tepeyi kolaçan ediyor gibiydi. Derken, doğuya doğru tepenin alçaldığı boğaza kadar simden ışıklı bir halı yararak yoluna devam etti.

Canda arkadaş, “Her tarafımız soğuktan uyuştu” dedi, zor duyabildiğim bir fısıltıyla. O sırada ay biraz daha yükselmiş, boğazın üstünde bir kapı gibi daralan kayalıkların arasındaki nöbet yerimizi aydınlatıyordu. Canda bir çözüm bulabilirmişim gibi “ keşke bir battaniyemiz olsaydı” deyince, dayanamadım “ iyi ki yok, battaniyenin altında rehavete kapılır, uyurduk” dedim. Onun dağda geçirdiği ilk kışı olduğunu biliyordum. Gerçi sonu gelmez gibi görülen fırtınalı günleri dev bir çuvaldan dökülüyormuşçasına soluk aldırmadan yağan karla geçen hataları geride bırakmıştı. Zap çevresindeki vadiler baharın ilk müjdecilerini çoktan karşılamıştı. Oysa tepelerde hala kışın soğuk elleri geziniyordu. Karların eridiği yerlerde güneşe yüzünü gösteren, toprak, gecenin ayazında katılaşıp, donuyordu. Canda, üşüyen ayaklarını yere vurdukça, topraktan katır kutur sesler geliyordu. O, sıcak diyarlarda doğup büyümüş bir Türkmen kızıydı. Üst üste giydiğimiz, dikiş tutmayacak kadar parçalanmış naylon çoraplar ve incelmiş lastik ayakkabılarla ne yapsak da ısıtamazdık ayaklarımızı. O da biliyordu. Uysal, gönüllü bir kabullenmeyle alışmaya çalışıyordu. Omuzlarımız bir birine değiyor, sık sık göz atıyorum ona. Omuzlarına attığı kefiyenin içinde iyice büzdüğü gövdesini izliyor, bir serçeye benzetiyordum. Birden 60-70 metre kadar aşağılarda boğaza çıkan yamaçta belli belirsiz bir ışık fark eder gibi oldum. Emin olmayınca bakması için işaret ettim. Her hangi bir ses var mı? “yok” dedi. İyice kulak kesildikten sonra anlam verememiştik. Operasyonun ilk günleriydi. Bütün güçler alarm durumunda, hepimiz tedbirliydik. Neyin nesiydi bu tuhaf ışık? Kim cesaret edebilirdi? Gece onbir den sonra bölüğümüzden bir grup arkadaş eyleme gitmişti. Deraluk’a bakan KDP makarası vurulacaktı. Eylem başlamış olsa, seslerinin buraya geleceğini biliyorduk. Başlamamıştı. Diğer bölük yönetimleri de eylemden haberdardı. Böyle bir süreçte eylem yapılacak bir gecede ışık kullanan, ya delirmiş olmalı yada hain olabilirdi ancak. Gözlerimizi kırpıştırarak tekrar tekrar bakıyorduk. “ ikimizde gördüğümüze göre bu bir göz aldanması falan değildi.” Diyen Canda arkadaşa hak verdim. “arkadaşlara haber versek mi? Canda fısıltıyla konuşuyor., ağır işittiğimden cevabını duyamıyor, böyle bir durumda bu onu kızdırıyordu. Fısıltıları duymayacağımı biliyor, çözümsüzlük be endişeden dolayı garip bir gerginlik yaşıyorduk. “senin burada yalnız kalman doğru olmaz. Ateş edilirse zaten duyar, ben de karşılık veririm. Bu durumda kimse farklı bir şey yapamaz. En iyisi sen git yönetime haber ver” dedim.

Kah işaretlerle, kah sıkıntılı, boğuk fısıltılarla bir süre çekiştikten sonra Canda’yı güçlükle ikna edip gönderdim. O da beni yalnız bırakmak istemiyordu. Eh, sağırda olsam ne de olsa ondan daha deneyimliydim. Canda, ne denli ayaklarının ucuyla hafifçe basmaya çalışsa da, bisküvi yığının üzerinde yürüyormuş gibi ses çıkararak uzaklaştı. Şiddetli sesler dışında dört beş metreden sonra hiçbir ses duyamıyordum. Bu yüzden tüm enerjimi gözlerime vermiş en ufak bir kıpırtıyı, arazide her hangi bir değişimi kolluyordum.

Başımıza musallat olan bu esrarengiz ışık birden bire iki metre kadar sağa kaydı. Gözümü hiç kıpırdamadan bakmış olmama rağmen ışığın nasıl yer değiştirdiğini anlayamamıştım. Sanki olduğu yerde sönmesi ile sağ tarafta belirmesi aynı anda olmuştu. Kafamda onlarca olasılık geçiriyor, hiç birini mantıklı bulmuyordum. Düşman şaşırtma mı yapmaya çalışıyordu? Belki de mevzileri boşaltmış, farklı bir yönden sızma yapacaktı. İyi ama, ne diye , hangi mantıkla böyle bir şaşırtma yapabilirlerdi?

Bu arada Canda arkadaş, gevenler arasında ilerlerken, karşıdan ona doğru gelen kocaman şekilsiz, bir karartı fark ediyor. Korunma güdüsüyle hemen geven yığınlarının arasına çömeliyor. İyice yaklaşan karartının bir ayı olduğuna emin olunca korkudan titreme alıyor, sırtı terliyor o soğukta. Böyle kritik bir gecede bağırıp, imdat isteyemez, silah da kullanamazdı. Kaçmaya kalksa, ayının onu iki adımda yakalayacağını duyduğu onlarca ayı hikayesinden öğrenmişti. Hantal görünümüne rağmen, müthiş hızlı koşabiliyorlardı. Tesadüf bu ya tam o günlerde son iki yıldır Cudi ve Kurojahro tepeleri civarında görülen kaplan hikayesi anlatılıp duruyordu. Kimi peşine düşüp avlama planı yapıyor, kimileri de ilk Kürt “hayvan sevenleri” olarak bunun soyu çoktan tükenmiş Ortadoğu kaplaı olduğun, paha biçilmez ulusal bir hazine olarak korunması gerektiğine dair dil döküyorlardı. Bari uzaktan fotoğrafını çekelim, Avrupa’ya gönderelim. Bunca yıldır savaşı görmezden gelen Batı dünyasına belki bu kaplanlar sayesinde dağlarımıza gelir diye önerenler de vardı.

Ayı yaklaştıkça Canda’nın kalp atışları hızlanıyor, silahına daha sıkı sarılıyordu. Kaplan iki ayağı üzerine yürümeyeceğine göre, kesinlikle bir ayıydı bu. Kalın kollarını iki yana doğru açmış, gözüne kestirdiği avını iki pençesiyle kıskıvrak   yakalama planı kurduğu belliydi. Kış uykusundan yeni çıkmış yiyecek bulamamış bir ayının pekala insan eti yiyebileceğini düşündükçe korkusu büyüyordu. Artık iki üç metre ya var ya yoktu aralarında. Canda artık ayıya bakamıyor, kafasını iyice eğip tostoparlak olmuş, son umutla onu görmeden geçip gitmesini bekliyordu.

“Kimsin sen, burada ne yapıyorsun?” Bu kadar şok fazlaydı artık. Tepesinde aniden patlayan bu sesle sersemleyen Canda arkadaş neye uğradığını şaşırmıştı. Konuşan ayıya da inanacak değildi artık. Kafasını kaldırıp gelenin bir erkek arkadaş olduğunu görünce sinirli sinirli güldü. Gece subayı olan Metin’di bu. Başından ayaklarına dek biçimsiz bir şekilde sarkan battaniye omuzlarından yana doğru uzanmış silahıyla onu bu gece kim görse saldırmaya hazır vahşi bir hayvan sanırdı. Metin, heyecanı geçen Canda’nın anlattıklarını sakin sakin dinlemiş nöbet yerine gelip bakmaya karar vermişti.

İkisi geldiğinde sanki fırsatını bulursa kaçacakmış ya da gizlenecek bir yaratıkmış gibi gözlerini o ışıktan hiç ayırmadan, fısıltıyla son durumu ve düşüncelerimi söyledim. Metin Harunî bağıra bağıra “ne zaman gördünüz, ses falan var mıydı?” dedi. Canda’nın, “sessiz konuş, yavaş, yavaş…şşşşşt!” şeklinde sık sık uyarmasına rağmen, Metin arkadaşımız istifini fazla bozmuyordu. Çünkü benim gibi onun da işitme sorunu vardı. Hiç değilse ses tonumu kontrol edebilmenin üstünlüğü ile “Heval, durumu fazla ciddiye almıyorsun galiba” dedim. Duyup duymayacağını fazla kestirmedim. Metin elini alnına koyarak kahkaha ile gülmeye başladı. Tam bu esnada gizemli ışık da bu sesleri duyup korkmuş, irkilmiş gibi biraz daha sağ tarafa kaydı.

Ne yapacağımızı şaşırmış, Canda’yla bakışıp duruyorduk. Soğukkanlı olmak iyi bir şeydir de, savaş ortamında her şeye bu kadar şakavari yaklaşmak da kabul edilemezdi. Uyarımızı duymuyor diye, kolundan çekiştirip, susturmaya çalışırken, “Aman arkadaşlar anlaşılan bu gece ay ve ayı ile başınız çok derde girmiş…” sözünü tamamlayamadan yeniden gülme krizine tutuldu. “Yeter artık, sen bizimle alay mı ediyorsun Heval Metin?” iyice sinirlenen Canda arkadaş, tetbiri, güvenlik kurallarını bir tarafa bırakmış, bastıramadığı öfkesi ile sesini iyice yükseltmişti. Bunun üzerine sakin ol dercesine kollarını oynatan Metin arkadaş ciddi bir tavırla, “kusura bakmayın ama kim olsa gülerdi bu duruma. Aynen böyle bir olay, Botan’da, Çırav’da başımıza gelmişti. Dikkat ettiyseniz kaya oyuklarında derin olan yerlerde erimiş kar suları var, ayazdan şimdi üzeri buz tutmuştur” diyerek bir bilim adamı tavrıyla bir bana bir Canda’ya bakıyor, tepkimizi anlamak, merakımızı iyice arttırmak istiyordu. “İşte ay ışığı bu ince buz tabakasıyla kırılıp, bir ayna gibi ışık yansıtıyor. Anlayacağınız siz bu gece ne ayı, ne de ayıyı pusuya düşüremediniz” diye sözlerini sürdürmüştü.

Canda arkadaş pek bozulmuş, üst üste yaşadığımız gerginliklerin tümüyle bir yanılsama olmasını kabullenemiyordu. Metin arkadaşın gayet bilimsel olan bu açıklamasına hiç ikna olmuyordu. Öyle ya bütün bu telaş, heyecan, bütün ortak kurgularımız birden bire sönüvermiş, diğer ayı meselesi de araya girince gülünç duruma düşmüştük.

“Peki ama ışık niye hareket ediyor?” dedik. Metin’in teorisinde bir gedik bulma sevinciyle. Metin hiç duraksamadan, “Ohooo, artık onu da mı anlatayım heval, siz üniversite okumuşsunuz, ben ise alfabeyi dağda öğrenmişim. Neyse, neyse kızmayın. Işık hareket ediyor, çünkü ay hareket ediyor. Farklı kayalara denk geldiğinde aynı şey tekrarlanıyor…”

Artık verecek cevabımız kalmamıştı. Bir süre sessizce bu ışık oyununu izledik. Işık, muzip muzip göz kırpıyordu. Sanki “nasıl da kandırdım sizi” dercesine yer değiştirmeye devam ediyordu.

 

Gerillanın Kaleminden