Şehitlere Yemin Etmiştim

gerilla ani ekim2018

Tendürekte Newroz günüydü. Biliyorduk ki dağları mesken eyleyenler, buldukları bütün yerlerde hummalı bir hazırlık içindeler bu gün. Özgürlük dağlarında Demirci Kawa’nın örse çekiç vuruş ritmiyle halaya tutuşur gerilla, sonra ‘Ez xelefim’le zılgıtlar atılır, her yürek bir ateş olur ve Newroz ateşi yangına döner. Kawa, selam gönderir özgürlük savaşını devralan gerillalara… Bunlar aslında tüm Newrozlarda yaşadıklarımızdı, ama şimdi anlattıklarım, sadece geçmişin bir düşünden ibaret. Tendürek’te operasyon hazırlıklarının yapıldığı o

süreçte, büyük Newroz ateşini yakmak da dağın zirvesine çıkıp halaya durmak da imkansızdı.

Leyla’nın dağdaki ilk Newroz’u. O sabah bayram coşkusuyla uyandığında, arkadaşların ‘serkeftin’ dilekleriyle odun toplamaya gider.

“Oduna gittiğimiz yer, korucu köylerinin yakınında bir yerdi. Köyden köpek sesleri geliyordu odunları toplarken. Öğleye doğru çıkmıştık, döndüğümüzde ise saat akşamın sekiziydi. Sisli bir akşamda dönüşümüz çok zaman almıştı, yorgunduk. Kar sulu olduğundan iliklerimize kadar ıslanmıştık, çorbalarımızı içtik, sonra battaniyelerimize sarıldık. Görev dönüşü sıcak mercimek çorbası içmenin tadına doyum olmuyordu. O anda bu tadı başka bir şeyde bulmak zordur. Hele yoldaşların çorba getirmeleri, üstümüzü değiştirmemize sevecenlikle yardım etmeleri, işte içimizi Newroz ateşi kadar ısıtan bu duyguydu, bu sevgiydi.”

Newroz ateşi içimizde ateşlenmeye başlamıştı ki, yönetimden Suat arkadaş hepimizi ayağa kaldırdı. Ne de olsa bizim bayramımızdı. Dışarıda, Tendürek’in zirvesinde yakamasak da ateşi, içimizdeki yangınlarla o gece belki de sessiz türkülerimiz, sessiz çığlıklarımızla kutlayacaktık Newroz’u. Dilandaydık işte, türküdeydik, Newroz’daydık. Firaz arkadaşın tek türküsü yine dilindeydi işte:

‘Güneş yine doğacak

Dağların doruklarında…’

O geceden çok sonra, Kasım ayının anımsayamadığı bir gününde, yirmi dört yoldaşının Dersim’e giderken şehit düştüğünü öğrendiğinde o türkü takılacaktı Leyla’nın diline. Sonra bir yol yürüyüşünde, Firaz hevalin ansızın gelip heyecanla,”güneş yine doğacak” dediğini anımsayacaktı. Yirmi dört canın arasında Firaz hevalin de adını duyduğunda, sazını alıp, yine o bildik türküsünü söylediği Newroz gecesini anımsayacak ve Dersim yolunda kana bulanan yüzünün güneşe dönüşünü görecekti.

“Newroz sonrası, bütün Tendürek gücü Şehit Ferhan Kampı’na toplanmıştı. Hatıraların yazıldığı, hediyelerin verildiği günlerdi. Operasyon başladı, başlayacaktı ve bizler kamplara ayrılıyorduk. O gün 330 yürek tek bedende atıyor, düğüne hazırlanıyorduk. Düğünümüz vardı. Bıyıkları yeni terlemiş delikanlılar “ intikam” yazıyorlardı namlularının ucuna, savaşın sıcaklığı bedenlerimizi yakıyordu. Ve raxtlarımızı takarken, özgürlük şiarını ekiyorduk Tendürek dağlarına. Heyecan, merak ve sevinç Tendürek doruklarına yükseliyordu sanki. Son hazırlıklar tamamlanırken, inceden yağan kar, tanık oluyordu o güne.”

Düzenlemeler sonucunda, bütün güç beş kampa ayrılmak üzere hazırlanmıştı ve her kampa bir bölük güç gönderilecekti. Leyla ve Beritan’ın en büyük istemleri yerine gelmişti; savaşa, hareketli bölüklerde katılacaklardı. Birlikte son yemeklerini yedikten sonra bölük bölük yola çıktılar.

“Yola çıkacak son bölük bizimkisiydi. Yoldaşları uğurlanırken her birinde ayrı ayrı sevinçleri ve aynı hüzünleri yaşamıştık. Ağrı’dan beri beraber olduğum Beritan’la vedalaştığım anı, hiçbir zaman unutmadım. ‘ Amaç güzel yaşam hevalim’ demişti vedalaşırken, sonra çok sevdiği raxtını göstererek, ‘şehit düştüğünde sana göndereceğim’ demişti. Ve kulağıma fısıldamıştı en son. “Yıldızlardan haber göndereceğim sana, başarı haberlerimi”…

Ve bir yıl sonra, Dersim yolunda can veren yirmi dört arkadaştan biri de Beritan olacaktı. Leyla, o gece gökyüzünden parlak bir yıldızın kayışını hayra yormamıştı. Yüreği sızlamıştı yıldızın kayışıyla beraber. Raxtını gönderememişti Beritan, gönderemezdi… Yalnızca beyaz gülüşü kalmıştı geride, bir de asil duruşuyla sureti…

Yirmi kadın savaşçıdan oluşan son takım, şehit Doğan kampı’na gitmek üzere yola çıkmıştık. Yalnızca bir saat uzaklıktaki kampa dört saatte ulaşabilmişlerdi. Her tarafı beyaz sise boğan korkunç kar fırtınasıydı buna neden olan. İklimin coğrafyaya savaşıydı, karın gerillayı sınamasıydı. O yıl kar masallardaki gibi, hedefe ulaşmak için aşılması gereken beyaz bir canavardı,

“ Şehit Doğan Kampı’nda altmış erkek arkadaş da vardı. Ulaşır ulaşmaz sığınağımızı hazırladık. Operasyon her an başlayabilirdi. Her gün tepeci çıkarıyorduk. Bu arada biz de kış eğitimine devam ediyorduk. O günlerde her hangi bir durumda gitmeyi planladığımız, yirmi dört saat uzağımızdaki Çaldıran’a iki kez erzak taşıdık. Oraya değişik yollar açmış, stratejik tepeleri tutmuştuk.”

Düşman ilk operasyonunu bizden bir saat uzakta olan Şehit Kemal Kampı’na düzenlenmişti. Saldırı beklendiği için hazırlıklar yapılmış, kar fırtınasıyla birlikte düşman pusuya düşürülmüştü. On kişilik kayıp verdikten sonra, gerillanın karşı koyuşuna ve fırtına ya dayanamayarak geri çekilmişti. Bu başarıdan sonra, bu havayı göze alarak, gelemezler diye yorumlar yapıyorduk birbirimize. Bu düşüncenin yerleştiği günlerden biriydi ve hiç beklenmedik bir anda, düşman karşımızdaydı:

“Sisli bir öğle üzeriydi. Etrafı kontrol etmek üzere dışarı çıktım, hiçbir şey göremediğim için geri döndüm.”

Oysa düşman, yılın on iki ayı karı erimeyen, ayazı dinmeyen ‘Cehennem Deresi’nden kampa doğru ilerliyordu.

Nöbetçinin, beyaz kar giysileri giyindikleri için zor ayırt ettiği düşmanın gelişini haber vermesi üzerine, telaşla hazırlıklara giriştiler. Düşmanın amacı sığınağı tümden imha etmekti, onlara doğru ilerliyordu. O gün kısa bir çatışma yaşanmış ve düşman fazla ısrar etmeden geri çekilmişti. Çünkü bir süre orada olacaktı, o gün başlayan operasyon, on iki gün sürecekti.

Operasyonun üçüncü günü iki şehit verilecekti. Henüz on yedi yaşındaki Agit’in derin sessizliğe gömülmüş gövdesi, sarındığı gri battaniye ile sığınağa getirildiğinde, başından oluk oluk akan kana takılıp kalacaktı. Leyla’nın öfkeli bakışları. Agit’in son nefesini verirken ki inleyişi, bir uğultu olacaktı kulaklarında ta ki yeni bir şehidin çığlığına kadar. O zaman uğultunun yerini derin bir haykırış alacaktı. Agit’in şahadetinden sonra her şey daha da anlam kazanamaya başlamıştı. Tek şeyin önemi vardı; o da yoldaşlardı… Geçmişin alışkanlıklarından, gerilla yaşamını zorlayan yanlarından nefret etmeye başlamıştı. Eskiye dair her şey bir anda anlamını yitirmişti artık. Çünkü savaş, yakıcılığını hissettirmeye başlamıştı Leyla’ya.

“Bu kinle tepeye çıkıp düşmana binlerce kurşun sıkmak istiyordum, ama bırakmıyorlardı. Tepeye, düşmanla çarpışmaya, tecrübeli arkadaşlar gönderiliyordu. Operasyon öncesi, alanda hareketli savaşı tartışıyorduk. Alanda hareketli savaşı tartışıyorduk. Alanda hareketli savaşın hazırlıkları yapılacak, savaşımımız da öyle olacaktı. Oysa şimdi, on üç gün sürecek mevzi savaşındaydık ve bunun bir intihar olduğu ortadaydı. Şehit Doğan tepesi, alanın en stratejik yeriydi, oradan bütün alan denetim altına alınabiliyordu, bu yüzden burayı düşmana bırakmak istemiyorduk. Ancak düşman gücü sınırsız ve alanı elinde sonunda terk etmek zorundaydık. Her gün birkaç arkadaşımız şehit düşüyordu ve tepenin yarısının düşmanın eline geçtiği gün, sayı otuza yükselmişti. Artık tepeyi terk etme zamanı gelmişti, yoksa imha olmamız kaçılmazdı. Kamptan son çıkan grubun içindeydim. Depoladığımız erzakların dışında kalan eşyaları toplayarak yaktık. Eşyalarımızla tutuşan ateşe bakarken, yaşadığımız günlerin anısı geçiyordu alevlerin arasından. Şu tutuşan kepçede oturduğumuz günler, günlüğüme kapandığım ya da türküye durduğum, şiire daldığım günler. Sonra otuz şehidimizin suretleri tek tek geçiyordu ateşin içinden. Kampı terk ederken, anılarımız kalmıştı geride, birer parçamız, bir parça öfkemiz, gülüşlerimiz, sevgi dolu bakışlarımız, yaşamı daha da anlamlı kılan yoldaşlarımızın sessizliği kalmıştı geride. Seslerini biz götürüyorduk beraberimizde. Bir de gizli depolarla ateşin külü kalmıştı geride.”

Büyük şkefte geldiklerinde, bütün güç oradaydı; Tendürekler’in doruklarına çıkan şehitlerin dışında. Batmakta olan güneşin kızıllığını görmeksizin, düşlere dalmıştı mağaranın içinde Leyla. Üç gün öncesindeydi; Şervan yoldaşın sırtındaki kurşunla kampa gelişi. İşte Agit’in iniltilerinin yerini alan sesti, konuşmaydı, gözlerdi, dahası her bir şehidin birleşimiydi. Tek şeyi sayıklıyordu: “Ka BKC’a min, ka?” ölüme doğru akarken bir ırmak gibi, yarı baygın bedeniyle durmadan sayıklıyordu aynı şeyi. Ve silahının sevgisiyle, onun tutkusuyla yummuştu gözlerini. Leyla sessizce BKC’nin yanına gitmiş ve sımsıkı tutmuştu, sımsıkı tutup bırakmamıştı. BKC’yi kavrayan sanki onun elleri değil, Şervan’ın elleriydi. Ellerine bakarak bir türkü geçti dilinden; “Serok APO, bilind Apo, Apê me…” Leyla, Şervan’ın bildiği tek türküyü söylüyordu, Şervan bildiği tek türküyü söylüyordu BKC’sine. Sonra, her zamanki sessizliği ile çekiliyordu içindeki bilinmez sarnıca...

“Mağarada toplandığımız günün gecesinde, Çaldıran alanına gitmek üzere yola koyulduk. Düşman stratejik alanları tutmuştu, amacı bizi imha etmekti.”

Bir günlük yolun yarısına, gecenin sabahına gelmişlerdi.

Ölesiye yorgunduk. Gideceğimiz noktaya daha sekiz saatlik yol vardı. Ama dinlenmeye karar verdik. İki metre yüksekliğindeki karın üzerine naylonlarımızı serdik. Bir naylonu da üzerimize serdikten sonra, karla kapandık ve uykuya daldık. Yaklaşık iki saat kadar kar yatağında düşlerimize dalmıştık ki, komutanların bağrışlarıyla uyandık. Düşman gelmişti ve bu bana anımsamaya çalıştığım rüyamın bir devamı gibi geliyordu. Ellerim ise telaşla çantaya, kleşe yöneldi, şimdi de zamanla büyük yarış veriyorduk. Saniyeler hayati önemdeydi. Dışarı çıktığımızda güneş açmıştı ve karlar eridiğinden, ilerlemekte zorluk çekiyorduk. Üzerimizde çok alçaktan kobra geçiyordu. Tek bir tarama ile üç yüz kişi imha olabilirdik. Yerimizde öylece kalma talimatını almıştık ve olduğumuz gibi donakalmıştık hepimiz. Ölümü bekler gibiydik, gözümüzü bile kırpmıyorduk. Böylesi bir ölüm korkutuyordu, çarpışmadan ve çaresizce koskoca bir gücün imhası tek kelimeyle felaket. Cihaz açıktı, pilotların konuşmalarını duyuyorduk. Konuşmalarında, bizi kendi güçleri sandıklarını anladık. Geri çekilmişlerdi. Olay sırasında soğukkanlılığını koruyan komutanların en az bizler kadar korktuklarını, sonradan öğrenecektik. Bu kurtuluşu, yaşamlarında atlattıkları en büyük tehlike olarak nitelendireceklerdi.

Karadan bizi aramaya çıkan güç de boş kamplarımıza doğru yol almıştı. Olayın geçtiği noktanın adı o günden sonra “Kurtuluş alanı” olarak anıldı.

Aynı gece şiddetli bir yağmur başladı. Yağmurla beraber kar da eriyor, kayalar yürüyüşü daha da zorlaştırıyordu. Kayalardan yuvarlanmayan tek kişi kalmamıştı aramızda. Hepimiz yara bere içindeyken en kötü olan da; yürürken daldığımız uykulardı. Eskiden inanmazdım yürürken uyumalara, ama şimdi en güzel düşlerimi yürüyüşlerde görüyordum. Bunun bir bedeli var tabii; düşmek. Tepedeysen yuvarlanmak, patikadaysan ovalara dalmak ya da serin bir ırmak yatağına sapmak ya da şimdi olduğu gibi kayalardan yere düşmek…

İlkbaharın gelmekte olduğunu Çaldıran’da ayrımsadım. Hava yumuşamış, karlar erimiş ve yeşillik boylu boyunca uzanıyordu vadiler boyunca. Burada kaldığımız on gün içinde, iyice dinlenerek eski gücümüze kavuştuk. Gordi noktasına giden keşifçiler geri döndüklerinde, düşmanın alandan çıktığını söylemişlerdi. Çaldıran’da iki bölük gücümüz kalmıştı. Biz de, iki bölük olarak Gordi’ye doğru yola çıktık.

Öncesinde, düşmanın yönelimlerinin bu kadar uzun süreli ve ağır olacağına ihtimal vermemiştik. Geçen yıl yirmi gün kaldıysa, bu yıl en fazla kırk gün kalabilir Serhat’ın ayazında diye düşünüyorduk. Gücümüzü, kapasitemizi, düşünce gücümüzü çalıştırmıyorduk. Düşman ise stratejik tepelerdeki konumunu her geçen gün daha bir güçlendiriyordu. Böylesi bir operasyonu komuta kademesi bile düşünmemişti. Bu durum hesaba katılmadığından dolayı zorluklar başlamıştı, fazla erzakımız yoktu, olan yerlere de biz ulaşmıyorduk. Tek amacımız vardı, o da hayatta kalabilmek, diğer yandan alanı düşmanın eline bırakmamak…

Gordi, Tendürek’in en soğuk noktalarından biriydi. Alanı terk ettikten sonra, düşmanın noktada konakladığını, çevredeki bal, konserve, meyve suyu kutularından anlamışlardı.

Operasyon süresince, Kürt tarihinin iki zıt gerçeği de baş başa gitmişti. İhanet, yeni yazılan direniş tarihini silmek istercesine direnmişti. İhanet, gölgesi olmaya devam etmişti Kürtlerin. Ve savaşta direnişin, kahramanlığın destanları yazılırken, ihanet en üst boyutuyla yaşatmıştı kendini.

Çoğu yeni katılımlardan oluşan otuza yakın kaçış yaşanmıştı operasyon süreci boyunca. Savaşın yakıcı ateşi, ölüm, açlık, kara kış iklimine bir de Serhat’ın zorlu coğrafyası eklenince, yiğit olmayanlar tek tek dökülmüşlerdi. Umutsuzca kaçmışlardı, kendilerinden kaçmışlardı. Düşmanın eliyle gönderdiği birkaç ajan dışında, diğerleri ajanların etkisiyle, gerilla yaşamının, özgürlük dağlarındaki zorlu yaşama gelememişlerdi. Özgür yaşamın bedeli vardı. Bu bedel canları pahasına özgürlükte diretenlerdir, dağlardaki güneş yüzlü, rüzgar saçlı, ırmak bakışlı çocuklardır…

Operasyonun bu sürecine kadar komutan Suat (Tekin Kızılay) çok zorlanmıştı. Kiloluydu, uzun yıllar zindanda kaldığı için, dağdaki hareketli gerilla yaşamında uyum sağlamada zorluk çekmişti. Bu yüzden Doğu’ya geçmesi önerildiğinde şiddetle karşı çıkmış ve öfkeyle, “ Doğu’ya geçiş ihanettir” demişti. O sıralar Doğu’ya geçen Ağrı güçleri sınırda büyük kayıplar vermiş, TC ile birlikte İran pastarlarıda gerillaya ateş açmış ve ellerine geçen sekiz arkadaşı TC’ye teslim etmişlerdi. Çok zorunla olmadıkça Doğu’ya geçmemek Önderliğinde talimatıydı.

Suat arkadaş partiye ilk süreçlerde katılanlardandı. Gençliğinin en körpe döneminde Amed Zindanı’na düşmüş orada büyük direniş göstererek, dört duvar arasında düşmanı alt etmişti. Zindanda hep dağların özlemiyle yanıp tutuşmuştu, hep o günü beklemişti; zindandan çıkıp dağlara tırmanacağı, Kürdistan topraklarında direnişe, savaşa gideceği günleri… Zindandan çıktıktan sonra bir süre Doğu faaliyetlerinde yer almıştı, ardından Tendürek’e gelmiş ve işte gücünün son kertesine kadar kendisini zorlayarak uyum sağlamaya çalışıyordu. Parti Önderliğine bağlılığıyla, zindanın kör hücresinde bile düşmana yenik düşmemişti.

“Beni Tendürek’e O getirmişti. En çok çatıştığım ve en iyi anlaştığım arkadaşlardan biriydi” dedikten sonra, Leyla’nın yüzündeki tebessüm çizgilerinin yerini bir garip hüzün ve öfke çizgileri alıyor belirsiz. Ve işte yine bıçak gibi söylüyor: “Şehit düştüğü sırada en zorlu ve en coşkulu zamanlarındaki haykırışını yinelemiş; “ Bijî Serok APO!”

Bunu söylerken gözlerinden anlaşılıyordu ki almış başını gitmiş Tendürek’e ve bulmuş orada Suat yoldaşını, oturmuş kendisini bekleyenin yanına.

Suat arkadaş, Dersim yolunda şehit düşen yirmi dörtlerden biriydi.

Yirmi dört hançer yarası,

Yirmi dört ay parçası,

Yirmi dört kan kırmızısı,

Yirmi dört direnişçi,

Yirmi dört yiğit…