Özgür yaşam inşasının zaferi yakındır

Hêlin Ümit

guncel 2017 temmuz site

Kürdistan’da insanlık tarihinin görmüş olduğu en yoğun savaş ve direniş dinamiğinin gündemleştiği bir zaman dilimi içerisinden geçiyoruz. Yaklaşık yarım yüzyıla varan Kürt halkının özgürlük mücadelesi, dalga dalga Ortadoğu’yu sarmalamış durumdadır. Bu tür dönemler tarih içerisinde hiç olmamıştır

demek Önder APO’nun tarih ve toplum çözümlemesini bir kenara bırakmak ve yaşananlara yeterli derecede anlam verememek anlamına gelecektir. Kürdistan coğrafyası sadece sahip olduğu jeo stratejik önemi, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, insan kaynağı vb. nedenlerle değil bundan daha çok temsil ettiği demokratik uygarlık değerleriyle, iktidar ve devlet geleneğine karşı arasına koyduğu mesafeyle, uygarlığın maddiyatçı, mülkiyetçi, iktidar ve sınıflı değerlerine (değersizliklerine) karşı manevi dünyası, paylaşımcı, komünal, kollektif ve demokratik kültürüyle karşıtlık içinde olmayı hep yaşamıştır. Bu durum bir tercihten ziyade varoluşsal bir gerçekleşmedir. Nasıl ki her varlığın doğasında ilke ya da yasa diyebileceğimiz bir durum varsa Kürt varlığının ontolojik gerçekliği olarak da var oluşunu dayandırdığı değerler demokratik uygarlık değerleri olmuştur. Yüzyıllardır Kürt halkının karşısında duran güçlere yönelttiği ‘sen kimsin?’ sorusunun cevabını ararken Önderliğimiz toplum olarak gerçekliğini de tanımlamıştır. Kürt varlığını muallakta bırakarak belki de hiçbir halkın tarihinde görülmemiş bir yok sayılmayı yaşayan varlığına cevap ararken ulaştığı hakikati bu temelde tanımlamaktadır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz mücadele ve savaş gerçekliğini anlamaya çalışırken hissedilmesi ve bilinmesi gereken Kürt varlığının, uygarlık güçleriyle yaşadığı antogonist yani uzlaşmaz çelişki gerçekliğidir.

 

Özgürleşen kadın özgürleşen ülke ve yaşamdır

Eğer ki Kürt halkı var olmak ve varlığını da özgür kılmak istiyorsa bunun demokratik uygarlık değerleriyle mümkün olduğunu bilmek gerekir. Demokratik uygarlığı görünür kılmak kadar el koyulmuş, çarpıtılmış, kendisinin olduğu halde zor, yalan ve komplo ile elinden alınmış, çalınmış, çırpılmış, kapalı kapılar ardına, toprağın derinliklerine kapatılmış değerleri bulup bir araya getirerek varlığını özgürlük temelinde gerçekleştirmek durumundadır. Kaybedilen özgür kadının bulunuşu ve yürüyüşe geçişi bu gerçeklerden biridir. Özgürlük hareketimiz kadın öncülüğüne dayanan demokratik uygarlık değerlerinin erkek egemen uygarlık ve iktidar güçlerle savaşını harekete geçirmiştir. Bunun için öncelikle yitik kadın Kürdistan’ın yıkıntıları arasından çıkartılarak ne olduğunu, nereden geldiğini, nereye gideceğini anlamış, öncülük görevini üstlenmiştir. Binlerce kadın şehidimiz Kürdistan’da bu özgürlük yürüyüşünün neferidir. Şehitler yürümeye devam etmektedir. Kadın özgürlük öncülüğünün yaratıcıları olan şehitlerimizin hiç durmayan, bir nehir gibi akan, her türlü zorluk karşısında kendisine yollar yaratan, kaybedilen ülke ve değerleri kendi kişiliklerinde yaratan hakikatlerimiz olmaktadır. Özgürleşen kadın özgürleşen ülke ve yaşamdır. Şehitlerimiz, özgür Kürdistan’ı kendi şahıslarında var kılmıştır. Ve şehitler hep yaşayan, her an bize nasıl yaşamalı, nasıl savaşmalı konusunda sorular soran ve elbette yanıtlar geliştiren en temel değerlerimizdir. Bu anlamda 2017 yılının mücadele gerçekliğinin nasıl olacağını ortaya koyan Nalin ve Hêlîn arkadaşlar başta olmak üzere, Garzan’da şehit düşen Jinda arkadaş ve tüm şehitlerimizi saygı, minnet ve sevgi ile anıyor, anılarına bağlılığımızın yaşamımızın tek ve gerçek anlamı olduğunu bir kez daha belirtiyorum. Bu arkadaşlarımız bize her zamankinden daha yakındırlar ve yaşamımızın köşe taşları olmayı başarmışlardır. Bir gün değil her gün onları düşünerek, onlarla konuşarak, anlayarak yoldaş olmaya çalışmak sadece görev değil yaşam arzumuz, istemimizdir.

İçinde bulunduğumuz siyasi askeri durum gerçekliğini değerlendirirken, Ortadoğu’yu baştan sona kasıp kavuran savaş gerçekliğini bu perspektiften ele almak gerekmektedir. Temel parametreleri doğru oluşturmadan yapılacak değerlendirmeler belki gerçekliğin bir yönünü ortaya koyabilir ancak resmin tamamını vermediği için yanılgı yaratır. Bu anlamda içinde bulunduğumuz savaş gerçekliği salt bir ulusal kurtuluş hareketi, bir ulusun var olma direnişinin ötesinde sistemle karşıtlık temelinde oluşmuştur. Kürdistan’da, Kürdistan’ın tüm parçalarında yürüyen savaş gerçekliğinde iki dünya karşı karşıya gelmektedir. Bu nedenle yürüttüğümüz savaşın karakterini doğru ve yeterli anlayabilmek, düşman gerçekliğini bozguna uğratmak açısından şarttır. Bu karakter çözümlenip ona göre bir vuruş tarzını yaratabilirsek düşman güçlerinin özgür kadın duruşunun yarattığı ve öncülük ettiği özgürlük savaşı karşısında etkisinin olmayacağı daha iyi anlaşılacaktır.

Ortadoğu’da ulus devletlerin çözüldüğü bir gerçektir. Arap baharı olarak adlandırılan süreçte birçok Arap ulus devleti yeniden dizaynedildi. Mısır, Bahreyn, Yemen gibi ülkelerde iktidar değişiklikleri temelinde uluslararası güçlerin kabul edebileceği sınırlara çekilen iktidarlar görev başına getirildi. Kapitalist modernitenin küresel güçleri açısından bir nevi çevre temizliği anlamına gelen bu müdahalelerin asıl amacı, küresel sermayenin ve ulus ötesi şirketlerin hegomonik yayılmacı politikaları önünde engel olan alanlara yönelim için ön açmak gibi bir rol oynadı.  Kapitalist sistem tarafından bölgenin kontrolü için inşa edilen ulus devletler geçen yüzyıl içerisinde giderek katılaşıp despotik karakter kazandıkça dışarıdan kontrol etme yeteneğini kaybeden, sistemin daha fazla kar için yeni sömürü alanları yaratma karakterine engel olan yapıları sırasıyla dize getirme politikası devreye koyulmuş oldu.  2003 yılında Irak’a gerçekleşen müdahle de bu temelde gelişmişti. Suriye devletinin çok kısa bir sürede yıkım alanına çevrilmesi de bu çerçevede gelişti. Sırada İran’ın olduğu dile getirilirken Katar gündeme girdi. Türk ulus devleti açısından da biçimde ayrı olsa da özünde benzer bir sürecin işleyeceğini söylemek için kehanette bulunmaya gerek yoktur. Ortadoğu’da, dayatılan ulus devletçi siyasi yapıların işlevini yitirdiği, başta bu coğrafyada yaşayan kadınlar ve toplumun diğer kesimleri tarafından taşınılamaz düzeye geldiği, yaşamın çok acılı ve kahırlı bir duruma çekildiği, buna karşı toplumsal hareketlerin açığa çıktığı bir dönemde dış güçlerin müdahalelerle bölgeye şekil verme arayışlarının buluştuğu söylenebilir. Ancak her ikisinin ayrı olduğu, değişim-dönüşüm arayışında olan, demokrasi ve özgürlük talep eden, bu konuda neredeyse günlük isyanlarla dayatılan soykırımcı sistemlere karşı duruş içinde olan halkların talepleri kapitalist modernitenin liberal söylem ve politikalarıyla istismar edilmektedir. Gerçek demokrasi ve özgürlük sisteminin gelişmesinin önüne bu şekilde geçmek, oluşan özgürlük dalgasının kapitalist sistemi vurarak yeni bir modeli açığa çıkarmasının önüne geçmek istendiği bilinmek durumundadır. Ortadoğu’da süren savaş I. ve II. Dünya savaşlarında olduğu gibi bir paylaşım savaşı olduğu açıktır, nettir.

 

Stratejik akılla hareket etmek önemlidir

ABD-Rusya çekişmesi sembolik olduğu kadar sistemin iç sorunlarının dışa vurulmasıdır. Ulus devletlerin küresel hegomonik güçlerle karşı karşıya gelişi de iç sorunların derinliğini göstermektedir. Etnik ve mezhep çatışmaları, bloklaşmalar, paramiliter yani dış güçlerin kontrolünde bulunan yerel güçlerin desteklenerek harekete geçirilmesi hep bu nedenledir. Özcesi Ortadoğu’da bir satranç tahtası kurulmuş ve günlük hamlelerle bu savaş yürütülmeye çalışılmaktadır. Bu oyun sahasında sadece ulusal-bölgesel güçler ve uluslararası hegemonik güçler yoktur. Yerel dinamikler ve özgürlük güçleri de vardır. Satranç oyunlarında en zayıf oyuncu bile inisiyatif alabilir ve yeni roller üstlenebilir. Bu benzetme yaşananların biraz anlaşılması için verilen bir örnektir. Anlaşılması gereken içinde bulunduğumuz sürecin içinde oyun kurucu olacak bir stratejik akılla hareket etmenin önemi olmaktadır. Yapılacak olan hamlelerin sonrasını kestirebilmek ve karşı hamlelerin neler olabileceği konusunda yoğunlaşmaktır. Yine her hamlenin birçok yeni seçeneğin önünü açtığını kestirebilmek ve yaratıcı adımlar atabilmektir. İlişki ve ittifakların geliştirilmesi de bu hamleler içerisinde görülmelidir. Yalnızca askeri hamle yapmak, karşıt güçlere vurulacak darbeleri hesaplamak değil bunu hangi ilişki ve dengeler içinde yapılması gerektiğini de ön görmek politika sanatının gereğidir. Bu anlamda oyun sahasında, yani Ortadoğu’da iki gücün karşı karşıya gelmediğini hem ABD ve Rusya gibi uluslararası güçler hem de bölgede yer alan İran ve Türkiye gibi güçlerin kendilerini şah yerine koyduklarını bilmek gerekir. Ancak bu şah’ları mat edecek olan şahlar olmayacaktır. Hiçbir zaman öyle olmamıştır. Egemenler karşılıklı tavizlerle birbirlerini kollamayı bilirler. Bir kez daha tarihte örneğini gördüğümüz sistem karşıtı güçlerin rolleri belirleyici olacaktır. Medlerin Asur hegemonyasını nasıl yıktıkları unutulmamalıdır.

Verdiğimiz örnekten devam edersek İran’ın bu oyundaki durumu kale konumudur. Bu kale bölgedeki statükoyu korumakta ve uluslararası kapitalist sisteme karşı Ortadoğu siyasal sistemine damgasını vurmuş olan despotik dini iktidar modelini savunmaktadır. Ortadoğu merkezi uygarlığının zayıflamış bir gelenek temsilcisi olarak savaşmaktadır. İran düşmeden, Ortadoğu’nun farklı siyasi oluşumlara açılmayacağı tüm güçler tarafından ortaklaşılan bir tespit olmaktadır. ABD’nin Trump yönetimi ile birlikte orta vadede İran’a vurmak için hazırlık yaptığı, bunun için Sünni Arap devletleriyle anlaşma yaptığı görülmektedir. Kapitalist sistemin çözüm yeteneğinde olmadığını, İran’a yönelik sürdürdüğü politikalar araştırıldığında daha iyi görülecektir. İran’a karşı bir cephe yaratmak için yöneldikleri ittifakların daha fazla çatışma, savaş ve halklara dayatılacak kıyım politikası olduğu açıktır. En gerici güçlerle yapılan anlaşmalar bu temeldedir. Bu anlamda Suriye’de olduğu gibi savaşın bir tarafı olmak hareket ve halk olarak, sistem karşıtı bir güç olmaktan çıkmak anlamına geleceği gibi çözüm yeteneğini yitirerek marjinalleşme yaratacaktır. Kendi öz gücüne dayalı olarak Kürt toplumunun sorunlarına çözüm yaratmak kadar bölge halklarının gerçekliğine uygun örgütlenme ve savunma çizgisiyle mücadele sahasında başat aktör olma imkanı her zamankinden fazladır.

 

Mücadelemiz Türk ulus devletini iflas ettirmiştir

Türk ulus devletinin AKP öncülüğündeki pozisyonu ise ahmak ve iktidar sarhoşu olmuş bir at pozisyonudur. Hamleci olma ve bölge savaşında insiyatif alarak kendisini hegomonik güç konumuna getirme arayışı, Türk devletinin iflası ile sonuçlanmış durumdadır. Ortadoğu tarihinde hep bir yıkım gücü olarak rol oynayan Türk askeri oluşumları, bu durumlarını başka güçlerinin askerleri olarak yerine getirmiştir. Mevcut haliyle de bu durumu aşma durumları yoktur. Uluslararası güçler Türk ulus devletinin ve Erdoğan yönetiminin böyle sanarak kendilerini kandırmalarına zemin yaratmaktadır. Bununla birlikte özel savaşta yaşadıkları uzmanlaşma ile adına hareket ettikleri Türk halkını da bu içine girdikleri cehennem yürüyüşüne katmaktadırlar. Türk ulus devleti her ne kadar AKP-MHP ittifakı ile Türk-İslam sentezini gerçekleştirdiğini düşünse de yaşanan yürütülemez hale gelen devlet gerçekliğidir. Hareket olarak yürütmüş olduğumuz mücadele Türk ulus devletini iflas ettirmiştir. Modern Türk ulus devleti çökmüştür. İktidarda bulunan AKP’nin pozisyonu yaşanan boşluğu yönetme ve bundan kendisine pay çıkarmadır. Bunun için hiçbir fırsatı kaçırmamakta, imkan buldukça el koymakta, talan etmekte, kendi modern hanedanlığının kayıtlarına geçirmektedir. Komplo ve darbelerle olağanüstü hal yasalarıyla, toplumu sürekli tehdit ve korku politikalarıyla yönetmektedir. Dünya çapında teşhir olan DAİŞ’in siyasi kanadı olduğu anlaşılmıştır. Gelinen noktada uluslararası alanda yalnızlaştığı gibi Türkiye toplumunu ikiye bölmüştür. Kürt toplumu zaten Türk ulus devletinden yaklaşık elli yıldır adım adım yürüttüğü özgürlük mücadelesiyle kopmuştur. Zihniyet ve yaşam tarzı olarak Türk modern ulus devletiyle hiç buluşmadığı gibi artık form olarak da ondan kopacağının ilanı olan öz yönetim direnişleri bu gerçekliğin dile geliş biçimidir. Özet olarak 20.yy’da oluşturulan modern Türk ulus devleti tükenmiştir. Bunun yerine ikame edilmek istenen, ne olduğu belli olmayan bir başkanlık sistemidir. ABD’nin model olarak tüm Ortadoğu’da eyalet sistemine dayalı başkanlık sistemlerini oturtmak istediği ön görülebilir. Yani kendisini kopyalamak istemektedir. Ancak AKP-MHP ittifakıyla yönetilen Türk devletinin bu sistemi revize ederek klasik ulus devleti koşullara göre ayakta tutmak istediği anlaşılmıştır.

AKP-MHP ittifakının Türkiye’de faşizmi kurumsallaştırma temelinde politika ürettiği açıktır. Bunu üniter devlet yapısını koruma refleksi ile gerçekleştirdiğini de her adımda dile getirmekte, kendisine karşı gelen muhalefete devletin tehlikede olduğu gerekçesiyle baskı ve şiddetle karşılık verdiği bilinmektedir.  Bunun anlamı ‘Kürt halkının özgürlük mücadelesi sonuç aşamasına gelmiştir, tek millet, tek devlet, tek dil ve bayrağa dayalı paradigmayı ayakta tutamıyoruz, eğer Kürtler kazanırsa dört parmağımız (rabia işareti) kırılır’ olmaktadır. Bu bir anlamda doğrudur demokratik dönüşümü gerçekleştirme yeteneğinden yoksun olduğu için bu iktidar kırılmak durumundadır. İçinde bulunduğumuz devrimci halk savaşı süreci bu iktidarı parçalayacaktır.

 

Önder Apo’nun ve Kürt halkının hakikati bir bütündür

Siyasi-askeri gelişmeleri belirleyen en temel dinamik güç Önder APO olmaktadır. Önderliğimiz iki yılı aşkın bir süredir İmralı sistemi altında tecrit ve izolasyon saldırıları altında tutulmaktadır. Önder APO’ya yaklaşımın Kürt halkına yaklaşım olduğu, üzerinde sürdürülen uygulamaların da paralel olduğu unutulmamalıdır. Önder APO İmralı sistemi içerisinde nasıl tecrit ve baskı sistematiği altında tutuluyorsa Kürt halkı da üstü açık hale getirilen, içinde yaşayanlara zindan edilmek istenen bir ülkenin halkı durumundadır. Önder APO’nun ve Kürt halkının hakikati bir bütündür. İkisini birbirinden ayırmak gövdeyi başından ve yüreğinden ayırmak, bir kadavraya dönüştürmek olur ki Kürt halkı bu gerçekliği derinden yaşamakta, hissetmektedir. Tüm acılara katlanmayı bilen bu halk gerçekliğinin söz konusu Önder APO olduğunda yaşadığı tahammülsüzlüğü tanımayan bir Kürt evladı yoktur. Bu durum Önderliğin Kürt halkının kaderi ve yaşamı açısıdan taşıdığı önemin farkında olmayla ilgilidir. Başta kadınlar olmak üzere halkımız kendi geleceği ile Önder APO arasındaki ilişkiyi özümsemiştir. Bu anlamda Önder APO’nun İmralı’da sergilemiş olduğu direniş Ortadoğu’da süren demokratik modernite direnişinin kalbi olmaktadır. Bakur Kürdistan’ında gerilla öncülüğünde yürüyen Devrimci Halk Savaşı’nın merkezinde Önder APO’nun düşünceleri, özgürlüğü ve kararlılığı yatmaktadır. Mücadele Önderlik çizgisiyle kültürel soykırımı yürütmek isteyen güçler arasındadır. Bu nedenle gerillamızın etkili olduğu her çalışmada rahat bir nefes almakta, güvenliği garantilenmektedir. İlişki bu kadar yakındır. Önderliğimiz ‘gerilla olmazsa ben nefes alamam’ demekteydi. Bu her yönüyle böyledir.

 

Saldırıların hepsi Önder Apo’yu hedeflemektedir

Bu nedenle içinde bulunduğumuz süreci değerlendirirken Önder APO üzerindeki uygulamaları analiz ederek ele almak bizi objektif ve doğru sonuçlara götürür. Diğer türlü, güncel gelişmelerin etkileri ile ilişki ve çelişkileri yorumlamak kısır ve yanıltıcı olduğu kadar ideolojik doğrultusu olmayan bir yığın değerlendirme cümlesi anlamına gelir ki mücadelemize faydası olmaz.

Önder APO’ya dönük uygulamada tutulan tecrit ve baskı saldırıları sadece Türk ulus devletinin politikalarından kaynaklanmamaktadır. Uluslararası güçlerin bölgede sürdürdükleri yeni paylaşım savaşında Önderliği etkisiz bırakmak istedikleri, bunu ‘98 uluslararası komplo ile başlattıklarını, 2003’de tasfiyeciler ile bir kez daha gündemleştirmek istediklerini, bu olmayınca Önderlik ile PKK’nin PKK ile Kürt halkı arasında çelişki ve fark yaratarak dağıtma ve kontrol etme arayışında oldukları bilinmektedir. Ancak geride kalan 19 yıl boyunca amaçlarına ulaşamadıkları gibi Önder APO’nun öncülüğünde her geçen gün bölgede kendi çözüm yöntemlerini geliştirerek sistemleşen bir hareket olmanın önüne geçilememiştir. Kürt Özgürlük Hareketini marjinalleştirerek elimine etme planları gerçekleşmediği gibi tam tersine başta Türkiye halkı olmak üzere bölge halklarının demokratik ulus projesi etrafında yenilenme ve iradeleşme arayışları ortaya çıkmıştır. Tecrit ve savaş gerçekliği işte bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır. Önder APO ve Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız olan Erdoğan-AKP iktidarı bu gerçekliği tersine çevirmek için uluslararası güçlerin de onayı ve planlaması ile Kürt halkına karşı DAİŞ tarzı sindirme politikalarını, askeri açıdan imha operasyonlarını, siyasi açıdan dağıtma politikasını gündeme koymuştur. Kültürel açıdan açıktan yapamadığı kimlik inkarını örtülü soykırım sistemini yeniden kurumlaştırarak gerçekleştirmeyi, sosyal açıdan kadın, genç ve çocuklara yönelik fiziki cinsel saldırılar ve yozlaştırma ile kadın devriminin açığa çıkardığı sosyal yaşam gerçekliğini yok etmeyi planlamaktadır. Bu saldırıların hepsinin Önder APO’yu hedeflediğini görmemek için kör olmak gerekir. Çünkü varlık sorunu yaşayan Kürt halkını, Önder APO’nun yaratmış olduğu mücadele var kılmış, kimlik yaratmış, ölçülerini belirlemiş ve harekete geçirmiştir. Bu nedenle Önder APO için mücadele etmek bu değerleri korumak, çoğaltmak, ayakta tutmak temelinde her yerde mümkündür. Unutulmamalıdır ki Önderliğimiz bir görüşmesinde ‘benim için bir şey yapmak isteyenler önce kendileri için bir şeyler yapsınlar’ demişti. Bunu şöyle anlamak mümkündür; ‘ben ve siz diye bir şey yoktur. Siz özgürleştikçe ben özgürleşeceğim, siz savaştıkça ben savaşıyorum, biz bütünüz’ demektir.

Askeri siyasi gelişmeler açısından belirleyici olan Önder APO’nun yaratmış olduğu zihniyet ve bu zihniyete göre oluşan örgüt ve eylem çizgisi olmaktadır. Özgürlük ve demokrasi düşmanları bunu çok iyi bilmektedirler. Bunun için bu zihniyetin oluşturduğu her şeye büyük öfke duymakta ve saldırmaktadırlar. Bu anlamda Ortadoğu savaşı uluslararası güçler ile bölgesel kopyaları arasındaki çelişkilerden kaynaklamamaktadır. Bu da vardır ancak Ortadoğu savaşı bölgenin demokrasi ve özgürlük temelinde çözüm bularak güçlenmesine karşı yürütülen bir saldırıdır. İç dinamiklerle değil dış yönlendirmelerle yürütülmektedir. Tüm bunlarla birlikte var olan çelişki ve çatışmalar ilkeler temelinde taktik ittifaklara imkan sunmaktadır. Devletler arasında bile stratejik ittifak bu tür süreçlerde geçerli değildir. Günü birlik çıkarlara dayalı uzlaşma, birlik ve destek verme vardır. Tüm bunlara rağmen Önder APO’nun etkisiz kılınmasını içeren bir planda Ortadoğu statükocu güçleri ve uluslararası güçlerin ittifak ettiği açıktır. Bu anlamda en fazla saldırı altında kalan hareket olarak PKK-PAJK çizgisini görmek gerekir. Saldırılar tek yönlü değildir. Askeri, siyasi ve ideolojik-psikolojik açıdan PKK’yi etkili olduğu alanlarda etkisizleştirme, güçten düşürme bu temelde başarısız kılma arayışları vardır. Kapitalist sistemin sözcüsü konumunda olan ABD, PKK’nin askeri gücünü değil yaşam tercihini ve sistem anlayışını kendi çıkarları önünde en temel tehlike olarak görmektedir. Rojava devrimi süresince YPG-YPJ’yi PYD’den, PYD ve YPG’yi Önderlikten ayrı ele alma yaklaşımları ve bunu kurnazca, komplocu tarzda dayatmaları bununla ilgilidir. Qaraçox saldırılarını bilmemesi, dahası o karargahta kimlerin bulunduğunu bilmemesi mümkün olmayan bu gücün bu saldırıdan kendisine pay çıkardığı konu Rojava halkını ve direniş güçlerini kendisine bağlama planıdır. Bu temelde ABD, TC, KDP’nin Önder APO ve PKK karşısında birlikte hareket ettiği bilinmek durumundadır. Önderlik çizgisi ve PKK-PAJK gerçekliğinde yoğunlaşmak, bu çizgide militanlaşmak, bugüne kadar ertelediğimiz görevleri eskisinden daha tempolu çalışarak yerine getirerek Önderlik ve Barti düşmanlarına gereken yanıtları geliştirmek en anlamlı duruş olacaktır.

Özgür Kürt toplumsallığının öncüsü özgür kadındır

Önder APO, büyük çalışmalarının başına savaşan halk gerçekliğini, özgür militan savaşçılığını ve özgür kadın çizgisinin açığa çıkarılarak özgür kadının yaratılışını ifade etmiştir. İçinde bulunduğumuz süreci belirleyen en temel dinamiklerden biri de kadın direnişi olmaktadır. Başta askeri alan çalışmaları olmak üzere siyaset ve toplumsal alanda en fazla saldırı altında kalan kadınlardır. Çünkü demokratik modernite sisteminin öncüsü kadındır. Özgür Kürt toplumsallığının öncüsü özgür kadındır. Komünal devrimci yaşamın hem kurucusu hem yaşatıcısı hem de koruyanı kadınlardır. Bahar aylarından itibaren Kürt kadınlarının, genç kızlarının hamle yaptığı açıktır. YPJ karargahına saldırının bir de bu hamleye verilen bir yanıt olduğu gerçekliği vardır. Her zamankinden daha fazla içinde bulunduğumuz süreç kadın zamanını müjdelemektedir. Ancak bunun için kadınların bilinçli, örgütlü ve eylemli kılınması her zamankinden önemlidir. YJA STAR güçlerimiz ise her alanda direnişin öncülüğünü yapmaktadır.

14 Temmuz direnişi ölümü aşan direniştir

14 Temmuz tarihi ölüm orucu direnişinin 33. Yılında bu kez İmralı direnişi etrafında Önder APO’nun sergilediği duruş gelişmelerin merkezindedir, belirleyicidir. Özne olan bu direniş gerçekliğidir. 98 yılının 8 Ekim’i 9 Ekim’e bağlayan gecesinde Önder APO içinde bulunduğu gerçekliğin hangi olayları önüne çıkaracağının derin sorgulamasındayken esir düşme olasılığını da değerlendirmişti. Tarihi ölüm orucu direnişi Kürdistan’da ‘80 faşist darbesinin tüm saldırılarını parçalamış, uygulanamaz kılmıştır. Ölüm ve işkence ile teslim alınmak istenen hareketimizin ölümü aştığı andır 14 Temmuz direnişi uyanışa geçen Kürt hakikatini zindanlarda irade kırma ve teslimiyet politikaları çerçevesinde ölüm uykusuna yatırma uygulamalarına karşı insanlık tarihinin gördüğü en görkemli eylemlerden biri gerçekleşmişti. 14 Temmuz direnişi, şahadet gerçekliğinde yaşamı yaratmanın en somut eylemi olarak çizgi haline gelmiştir. 1982 yılının 14 Temmuz’unda Türk devletinin hareketimizin önder kadrolarını ele geçirerek ‘bitirdik’ ilanını yaptığı bir süreçte açığa çıkan direniş çizgisi 1984 15 Ağustos Atılımı’nı mayalamıştır. Yaşamı uğruna ölecek kadar seven, halkının özgürlük davasına borçlu olduğu ve şahadete giderken bile görevlerini yerine getirememenin özeleştirisini yaşayan, bir halkı küllerinden, açlığın sınırından çıkararak yaratan 14 Temmuz direnişçileri önünde saygı ve sevgi ile eğiliyor, onların hakikatinde yaşamanın en büyük tutkumuz olduğunu belirtiyoruz. Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz binlerce militanın kişiliğinde tarz olarak, kişilik olarak, karakter ve bağlılık olarak yaşamaktadır. Kürt halkının kendisini ait gördüğü değerler onlardır.

Nasıl ki 14 Temmuz 1982 direnişi, 15 Ağustos’ta intikam hamlesine dönüşmüş ve Kürt halkının düşmanlarıyla tarihi bir hesaplaşmaya girmişse İmralı direnişi etrafında bu tarihi hesaplaşma Kürt halkının özgür yaşam inşasının zaferi ile sonuçlanacaktır. 2017 yılını bu temelde ela alan tüm yoldaşlara selam olsun.