9 Ekim Komplosu üçüncü dünya savaşının başlangıcıdır

ZILAR STÊRK

guncel zilarsterk9 Ekim uluslararası komplosunun on dokuzuncu yılına girerken bu komployu gerçekleştirenleri büyük bir kin, öfke ve mücadele kararlılığıyla lanetliyorum. Önderliğin İmralı'da, ağırlaştırılmış tecrit ve izolasyon koşullarında verdiği on dokuz yıllık büyük direnişini selamlıyorum.

 

Kapitalist modernitenin hegemonik güçleri, toplumu sömürerek yönetme formu olarak geliştirdiği ulus devlet sistemini Avrupa’da oturttuktan sonra, yirminci yüzyılın başlarında Ortadoğu’ya da hakim kılmayı amaçlamıştı. Avrupa’da geliştirilen ulus devletler, o zamana kadar keşfedilmemiş denizaşırı coğrafyaları keşfederek, keşfettikleri ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını ele geçiriyor ve söz konusu coğrafyaları sömürgeleştirerek, kendini ayakta tutmanın yeni tarzını geliştiriyorlardı. Birinci ve ikinci dünya savaşları ise daha çok Ortadoğu coğrafyasının sömürgeleştirilip kontrol altına alınmasına dayalı olarak geliştirilmiştir. Kapitalist hegemonik güçlerin gözünde Ortadoğu coğrafyası, adeta işlenmeyi bekleyen bir enerji deposuydu.  Hızla sömürgeleştirip kapitalist sisteme dahil etmek gerekiyordu. Çünkü büyük yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahipti. Kara elmas olarak adlandırdığı petrol, doğal gaz, altın rezervleri, uğruna her türlü savaşı vermeye değer zenginlik kaynaklarıydı. Sınırsız kâr ilkesine dayalı geliştirilen kapitalist üretim tarzı ve sanayileşme düzeyi, sınırsız enerji kaynaklarına ihtiyaca yol açıyordu. Özellikle sanayi devrimi ardından gelişen seri üretim tarzı, dev enerji kaynaklarına ihtiyacı ortaya çıkarıyordu. Birinci ve ikinci dünya savaşları, ihtiyaç duyulan bu enerji kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu coğrafyasını hızla sömürgeleştirip kapitalist sistemin hizmetine sokmak için büyük paylaşım savaşlarıydı.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar Ortadoğu coğrafyasının hakimiyetini elinde bulunduran Osmanlı imparatorluğu, kapitalist Avrupa’nın bu enerji dolu coğrafyaya ulaşıp yeni sömürge toprakları elde etmesi önünde engeldi. Bu açıdan kapitalist Avrupa, öncelikle Osmanlı imparatorluğunu dağıtmak durumundaydı. Kapitalist hegemonik İngiliz sömürgeciliğinin 'böl-parçala-yönet' stratejisi öncülüğünde, Osmanlı imparatorluğu on dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru dağılma sürecine sokuldu. Avrupa’da gelişen milliyetçiliğin etkileri sonucu, öncelikle Osmanlı toprakları kapsamında olan Balkan Halkları bağımsızlık talebiyle ayaklanmaya başladı. Adeta yeni bir din misali, Avrupa’nın her tarafını saran milliyetçilik temelinde diğer halkların da bağımsızlık temelinde ayaklanmasının önünü almak için Osmanlı, 1839’da Tanzimat Dönemi'ni başlattı. Ardından geliştirdiği 1. Ve 2. Meşrutiyet Dönemleri ile bu Batılılaşma, modernleşme ve reform süreci devam ettirildiyse de, Osmanlı dağılmaktan kurtulamadı. Birinci Dünya Savaşı ile beraber dağılan ve küçük sömürge ülkelere bölünen Osmanlı’dan geriye kalan bu günkü Türk ulus devletçiği oldu. Suriye, Irak, Lübnan gibi yeni ulus devletçikler, kapitalist hegemonik güçlerin bölgeyi daha kolay yönetmesi için gerekli oluşumlar olarak geliştirildi. Yeni ulus devletçikler olan Suriye Fransa’nın, Irak ve Lübnan ise İngilizler'in mandası durumuna getirildi. Türk ulus devletçiği ise kapitalist Avrupa’nın, sosyalist Sovyetler Birliği önündeki koruma duvarı olarak geliştirildi.

İkinci Dünya Savaşı ardından ise Ortadoğu’nun geri kalan kısımlarını ve körfezi kapitalist hegemonik güçlere açmak amacıyla bölgede yeni bir Yahudi ulusdevleti olan İsrail devleti kuruldu. İsrail 1948’de BM tarafından resmi olarak tanınmış bir ulus devlettir. Öncesinde bölgede kurulu bir İsrail ülkesi yoktur. Özellikle de dünyanın batısına dağılmış bir durumda yaşayan Yahudilerin, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda milliyetçilik ve ulus devletçilik fikriyle tanışmaları sonucu, -ki bazı Yahudi düşünürler bizzat bu siyasal düşüncelere fikir babalığı yapmışlardır- vatansız bir uluslaşma süreci yaşamışlardır. Halk olarak milliyet olarak uluslaşmayla yetinmeyip bir devlete de sahip olmanın arayışı içine girmişlerdir. Dönemin hegemon gücü olan İngilizlerin destek ve teşfiği ile üzerinde devlet kuracakları bir arada yaşayacakları bir vatan olarak, Filistin’e yerleşme sürecini başlatırlar. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Filistin’e dönük başlayan Yahudi göçü 1948’lere kadar sürer. Filistin’in bir İngiliz mandası olması bunda belirleyici olmuştur. Dönemin dünya hegemonluğunu yapan İngiliz hegemonyası, tam yirmi iki ulus devlete böldüğü Arap toplumunu hem kontrol etmek ve kapitalist cepheye dahil etmek, hem de zenginlik kaynaklarından faydalanmak üzere bölgede böyle kapitalist bir İsrail devletinin kurulmasını sağlamıştır. Günümüze kadar da Ortadoğu Arap ülkeleri, bölgede hegemonlaştırılmış İsrail ulus devleti sayesinde kontrolde tutulmakta ve zenginlik kaynaklarından faydalanılmaktadır.

Kapitalist modernite yirmi birinci yüzyıla girmeye hazırlanırken de büyük yapısal krizler yaşamaktadır. Sırtına adeta büyük bir kambur gibi yerleştiği toplumun artık kendisini taşıyamadığını ve her bakımdan krizlerle karşı karşıya kaldığını kendisi de görmeye başladı. Toplumu sürekli kriz halinde tutarak yönetme tarzının kapitalist yönetim tarzı olduğu bilinmektedir. Ancak kendi kontrolünde geliştirdiği krizlerin dışında, bir de kendisine rağmen gelişen yapısal krizler ortaya çıkmaya başladı. Yaşadığı en büyük kriz, şu anda yeni pazarlar bulma sorunudur. Sınırsız ürettiği fazlayı yüksek fiyatlara satabileceği pazarlar bulmaya ihtiyacı var. Sermaye tekelini büyütme temelinde ürettiği fazlayı satacak yeni pazarlar bulamaması, kapitalist sistemin büyük krizleri arasındadır. Bu krizden kurtulmanın bir yolu olarak yirmi birinci yüzyılın başında Büyük Ortadoğu Projesi'ni geliştirdi. Büyük Ortadoğu Projesi; en batıda Fas'ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pakistan'ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, kuzeyde Türkiye'nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve Yemen'e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülke pazarlarının kapitalist hegemonyaya açılmasını amaçlamıştır. Bu proje ile Ortadoğu, körfez ve Mağrip (Fas, Libya, Cezayir, Moritanya,Tunus) ülkelerini yeni kapitalist tüketim merkezleri ya da pazarları haline getirip, buraları kontrol etmeyi hedefliyordu. Yirmi birinci yüzyıla girerken Büyük Ortadoğu Projesi ile bu tür hedeflere sahip olan ABD, günümüz dünya hegemonu olarak bu projenin sahibidir ve elden geldikçe kazancını paylaşacağı geniş itifaklar oluşturmamaya çalıştı. Ancak bunu tam başardığı söylenemez.

Büyük Ortadoğu Projesi kapsamına alınan söz konusu bölgelere hakim olan tarihsel kültürel değerler ve sosyolojik doku gerçeği, işlerin ABD’nin istediği gibi yürümesi önünde engeldir. Bu alanların kapitalist pazarlara dönüşmesi çok kolay olmamaktadır. Daha önce Ortadoğu coğrafyasının enerji kaynaklarını kendi zeminine taşıma hedefinde olan dünya hegemonik planı, artık Ortadoğu’yu sadece bir hammade deposu olarak görmeyi aşarak, kendi tüketim pazarı haline getirmeyi ve tarihsel kültürel dejenerasyon yaratmayı hedeflemektedir. Ortadoğu’yu artık sadece maddi zenginlikleri bakımından değil, manevi zenginlikleri bakımından da fethederek, tarihsel-toplumsal değerlerini yok etmeyi, sosyo-kültürel dokusunu değiştirmeyi, tamamen kendine entegre etmeyi, yeni bir stratejik hedef haline getirerek bölgeye yöneldi. Bunun önündeki en büyük engel; Özgürlükçü Kürt Güçleri, yani Önder APO ve Özgürlük Hareketi ile Radikal İslami oluşumlardı. Büyük Ortadoğu Projesi önündeki bu temel direniş odaklarını etkisizleştirmeden bölgeye müdahalesinde başarılı olamayacağını görmekteydi. Kapitalist modernitenin bölgeyi ele geçirmede kullandığı geleneksel yöntem, bölge toplumlarını minimize ederek, küçük ulus devletçiklere bölerek, kendi denetimine alarak yönetmekti. Yukarıda kısaca açmaya çalıştığımız, Osmanlı’yı parçalama süreci, Arap toplumu arasındaki tarihsel birliği devlet iktidar iştahını kabartarak parçalama süreci gibi bir sürece, şu anda Kürtler de alınmak istenmektedir. Arap toplumunu bölüp parçalayıp daha önce kendi içinde çatışır duruma getirmişti. Şimdi sıra daha önce böldüğü parçaladığı Kürtlüğü devletleştirip, onun üzerinden kontrolüne almaya gelmiştir. Bölgedeki etnik ve mezhepsel çelişkileri derinleştirip iç çatışmayı yoğunlaştırarak, kendisini ise kurtarıcı bir güç olarak sunmak, temel yöntem olarak belirlenmişti.  Bölgede kapitalist güdümlü bir Kürt ulus devletçiğini geliştirmek, başından beri bir İsrail planıydı. Bu temelde bölgenin hegemonik gücü olan İsrail üzerinden, Önder APO ve Özgürlük Hareketi şahsında yaratılan özgür Kürtlüğü kendi devletçi-iktidarcı çözümüne çekmeyi amaçladı. Uluslararası komplo öncesi İsrail’in bu teslimiyetçi kapitalist çözümünü Önderlik kabul etmemiş, karşısında durmuştu. Önderlik bu durumu savunmalarında genişçe ve anlaşılır bir biçimde açmaktadır. Önderlik şahsında kapitalist çözüm teklifleriyle teslim alınamayan özgür Kürt iradesi, uluslararası komplo ile kontrol altına alınarak, bölge Büyük Ortadoğu Projesi temelinde yeniden dizayn edilmeye başlandı. Bu anlamda 9 Ekim’de Önderliğin Ortadoğu’dan çıkarılması ile başlayan uluslarası komplo süreci, şu anda yürümekte olan üçüncü dünya savaşının başlangıcı olmuştur.

Demokratik Konfederal çözüm, komplocu güçlerin hesaplarını boşa çıkartmıştır

Kapitalist modernist hegemonyanın Büyük Ortadoğu Projesi önündeki en büyük engel olan Önder APO ve Özgürlük Hareketi'nin bu şekilde devre dışı bırakılacağı hesaplanmıştır. Ancak süreç, hesaplandığı gibi yürümemiştir. Önderliğin uluslarası komployu, İmralı’dan geliştirdiği stratejik değişim dönüşüm süreci ile boşa çıkarma durumu gelişmiştir. Önderliğin hem Kürt sorununun çözümü konusunda hem de Ortadoğu’ya hakim diğer sorunların çözümü konusunda ortaya koymuş olduğu ve adına 'üçüncü seçenek' dediği Demokratik Konfederal çözüm, uluslararası komplocu güçlerin tüm hesap ve beklentilerini yerle bir etmiştir. Demokratik Konfederal Çözüm seçeneği, ne kapitalist modernitenin neo liberal çözümlerine ne de bölge ülkelerinin saplanıp kaldığı geleneksel statükoculuğa mahkumdur. Her iki mahkumiyeti aşan yeni bağımsız bir demokratik çözüm stratejisidir. Devletsiz, örgütlü demokratik topluma dayalı bir çözüm seçeneğidir. Toplumsal doğanın üzerine kurulduğu temel nitelikleri olan ahlaki ve politik toplumu geliştirerek, tüm toplumsal sorunlara çözüm üretmenin yolunu açan radikal demokrasi seçeneğidir.

Uluslararası komployu boşa çıkarmanın adı olan bu Demokratik Konfederal Toplum sistemi, şu anda Rojava ve Kuzey Suriye’de pratikleştirilmeye, inşa edilmeye çalışılıyor. Bu günlerde yapılması gündemde olan Komün seçimleri, Bölge Meclis seçimleri, yeni yılla beraber Federasyon Meclisi seçimleri, söz konusu demokratik seçeneğin kendini sistemleştirme çalışmalarıdır ve çok önemlidir. Bu çalışmalarla gerçekleştirilmekte olanın Önderlik Projesi olduğunu bilmek gerekmektedir. Bir Önderlik Projesi olan Demokratik Konfederal Toplum sisteminin kendini Demokratik Ulus perspektifi üzerinden inşa etme düzeyi, aynı zamanda uluslararası komployu boşa çıkarma düzeyimiz olmaktadır. Çünkü pratikleştirilen ve inşa edilen şey, Önderliğin fikirleridir. Önderliğin fikir ve toplumsal projeleri Rojava ve Kuzey Suriye zemininde pratikleşme olanağına kavuşmuştur. Kürtler ve Bölge Halkları için bu yeni bir statüdür. Yüzyıldan beri hiçbir siyasi statü sahibi olmayan, her türlü toplumsal ve bireysel hakları elinden alınmış olan, sömürgeci işgalci faşist rejimler tarafından sistematik bir baskı ve şiddete maruz bırakılmış olan, her bakımdan aşağılanarak toplumsal onuruyla oynanmış olan halkımızın yeniden bir statüye kavuşma sürecidir. İnşada ne kadar başarılı olursak, gelişmekte olan bu yeni statünün tanınmasını ve kabulünü de o kadar imkan dahiline sokmuş oluruz. Bu süreci doğru değerlendirmek, doğru bir pratiğin sahibi olmaya bağlıdır. Özgürlük mücadelesinin öncüleri olarak; nerede olursak olalım, hangi çalışma alanlarında olursak olalım, sürecin başarısının kendimizi militanca ve fedaice yatırmaktan geçtiğini bilmek durumundayız. Tarih ve toplum, biz öncülerinden bu rolü oynamamızı istemektedir. Çünkü söz konusu olan sadece bir halkın kaderi ve statüsü değildir. Kürt Halkının kaderiyle birlikte tüm bölge halklarının, inanç ve kültürlerinin de kaderini belirlemiş olacağız.

Büyük bir devrim sürecini yaşamaktayız

Biz nasıl kendi halkımızın öncüleriysek, halkımız da bölge halklarına bu konuda öncülük etmektedir. Rojava’da inşa ettiğimiz Demokratik Konfederal Toplum sistemi giderek Kuzey Suriye Federasyon sistemine oradan Demokratik Suriye sistemine ve giderek Kürtlerin yaşadığı her yerde model olacak yeni bir Demokratik Toplum sistemine dönüşecek. Giderek sadece Kürtlerin yaşadığı yerlerin sınırlarını aşarak koca bir Demokratik Ortadoğu Konfederal Sistemine dönüşecektir. Doğru anlatır, doğru çalışır ve doğru örgütlersek belki de giderek yeni bir dünya toplumsal sistemine dönüşme şansı kazanacaktır. Bu bakımdan dünyanın batısından doğusuna kadar insanlar Önderlik Projesini duyup öğrenince, birazcık kavramaya başlayınca büyük bir hayranlık duymaktadırlar ve Kürdistan’daki inşa düzeyimizi dört gözle incelemeye almaktadırlar. Büyük bir merakla ortaya çıkacak sonuçları görmenin çabası içerisine girmektedirler. Önderliğin yeni bilim anlayışından tutalım da kadın bilimi olarak geliştirmeyi gündeme koyduğumuz Jineoloji çalışmalarından kadın köy çalışmalarına, komün meclis çalışmalarından tutalım da Demokratik Federasyon çalışmalarına, kadın savunma güçlerimizin duruş ve eylemsel performansından tutalım da operasyonlara komuta etme düzeyine kadar, dünya bizlerin yaptıklarını ve alacağımız sonuçları merakla gözlemektedir. Önderliğin de söylediği gibi adeta yeni bir Fransa Devrim süreci, Sovyet Devrim süreci gibi yeni ve büyük bir devrim süreci yaşamaktayız. Adeta Kürdistan’dan bölgeye ve dünyaya yayılacak olan bir devrimsel sürecin içinde yürümekteyiz. Öncü güç olarak bizlerin yaşadığımız bu gerçeğin farkında ve ağırlığında olmamız gerekmektedir.

Dünyanın demokratikleşmeye yatkın toplumsal dinamikleri bizlere böyle bakıyorken, bir de kapitalist çarkı çeviren dünya hegemonik güçler cephesinden de süreci görüp değerlendirmek lazım. Yürütülen bir üçüncü dünya savaşıdır dedik. Bu savaş Ortadoğu’da üstelik Kürdistan merkezli yürütülmektedir. Bunun bize sağladığı avantajları da dezavantajları da görmemiz gerekmektedir. Avantajları; bu savaşı çıkaran örgütleyen dünya hegemonik güçleri, birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi, sahaya direkt kendi güçlerini sokamıyorlar. Dikkat edilirse sahada rol oynamak isteyen ve etkili olmak isteyen büyük güçler, sahadaki yerel güçlerle itifak yapmak durumunda kaldılar. Sahada bu konuda en avantajlı konumda olanlar özgürlükçü Kürtler oldu. Bu savaşı yönetmek ve yönlendirmek isteyen dünya hegemonu ABD’nin Rojava’da Kürtlerle yakınlaşmasını iyi anlamak ve doğru değerlendirmek lazım. ABD’nin geleneksel Kürt politikası değişmemiştir. Önderliğimizi uluslararası komplo ile Türk devletine teslim eden ABD ile bu gün Rojava’da Kürtler ile dostluk ilişkisi geliştirmiş gibi görünen ABD, aynı ABD’dir. 24 saat üzerimizde uçurduğu pridatörler aracılığı ile Türk devletine her an keşif istihbaratı veren ve Türk devletinin savaş uçaklarıyla gelip bombalamasına neden olan aynı ABD’dir. Basın ve medya aracılığı ile tüm dünyaya yansıdığı gibi Suriye’deki Demokratik Kürt Güçlerine zırhlı araç, cephane, havadan bombalama yardımı yapan ile Medya Savunma Alanlarındaki Gerillaya operasyonlarda rol oynayan aynı güçtür. Rojava ve Kuzey Suriye’de Demokratik Kürt Güçlerine ihtiyacı vardır, o yüzden çeşitli yardımlar yapmaktadır. Çünkü orada yaşayan Kürtler de DAİŞ belasından kurtulmak istemekteler, ABD’de bir şekilde DAİŞ belasından artık kurtulmak istemektedir. Çıkar birliğinin yarattığı bir yakınlaşma olarak yorumlamak lazım. Yoksa ABD’nin değişen bir Kürt politikası şimdiye kadar bizlere yansımamıştır. Ancak bu tür süreçler canlı yürüyen süreçlerdir. İlişki ve çelişkiler ortamının yarattığı çeşitli değişimlerin ileride ortaya çıkabilme olasılığını da göz ardı etmemek lazım tabii. Şu anda Kürtler de dahil, herkes yürüyen süreci kendi lehine çevirmenin çaba ve gayreti içerisindedir.

Bununla bağlantılı olarak Güney Kürdistan’da da son derece önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Barzanî ve Kürt Federe Bölgesi Hükümeti adeta şu anda Türkiye’yi yöneten Erdoğan ve AKP’sinin bir izdüşümünden ibarettir. Yürüttüğü siyaset ve politikalarda onu örnek almaktadır. Yaklaşık dört yıldan beridir Mesut Barzanî’nin başkanlık süresi dolmuş. Zamanını doldurduktan sonra, parlamentodan aldığı yetkiyle ilk iki yıla başkanlık etti, şimdi son iki yılı ise fiilen, kendinden menkul, hiçbir yasal iradenin verdiği bir yetki olmaksızın Başkanlık vasfıyla süreci tek başına yürütmektedir. Son iki yıldan beridir parlamentoya kilit vurmuş kapatmıştır. Parlamento başkanına Hewler’e girmeyi bile yasaklamıştır. Parlamento başkanı Goran hareketindendir. Son iki yıldır Güney’de yaşanan siyasi krizin nedeni budur. Bir de Güney Kürdistan’da büyük bir ekonomik kriz de yaşanmaktadır. Öğretmenlerin, doktorların, peşmergenin maaşları ödenmemektedir. Bu konuda Barzanî yönetimi büyük toplumsal protestolarla karşılaştı. Ekonomik kriz hala çözülmüş değildir. Savunma boyutunda da yaşadığı önemli sorunlar vardır. Güney Kürdistan topraklarını TC sömürgeci rejiminin işgaline terk etmiştir. Türk istihbaratı Güney’in her yerinde adeta kendi ülkesi gibi cirit atmaktadır. Hareketimizin öncü kadrolarını ele geçirmeye ve imha etmeye dönük deşifre olmuş onlarca planı vardır. Dolayısıyla askeri açıdan Güney’i adeta TC sömürgeciliğinin bir eyaleti haline getirmiştir.

Güney Kürdistan her bakımdan böylesi krizler ile cebelleşirken, Barzanî'nin çözümü devletleşme söyleminde araması anlaşılırdır. Çünkü başka çaresi, başka çıkış yolu kalmamıştır. Ne siyasi krizi giderebiliyor, ne ekonomik krizi çözebiliyor, ne de askeri ve savunma alanlarında TC karşısında bir irade gösteremiyor. Tüm bunlara rağmen kendini iktidarda tutmanın tek yolu olarak, Kürt Halkının devlet ve iktidar açlığına hitap etmek kalmıştır. Bir başka açıdan çözümü devlet olmada aramak, kapitalist bir çözüm yoludur. Dünyada ikiyüzün üzerinde ulus devletin varlığı, toplumun sorunlarına çözüm oluşturmadığı gibi var olan sayısız toplumsal sorunların kaynağına dönüşmüş durumdadır. O halde var olan ulus devletlere bir yenisinin eklenmesi toplum sorunlarına yeni bir çözüm geliştirmeyecek, tersine var olan sorunlara yeni sorunlar ekleyecektir. Bu konuda net olmak gerekmektedir. Önderlik savunmalarında hiçbir muğlaklığa yer bırakmayacak düzeyde ulusdevlet aygıtının yol açtığı toplumsal sorunları çok açık bir biçimde ortaya koymuştur. Uluslar devletleşmek zorunda değillerdir. Uluslar devletleşmeden de kendi demokratik idari sistemlerini geliştirebilir ve kendilerini doğrudan demokrasi yoluyla yönetebilirler. Nitekim toplumsal tarihin on binlerce yılı devlet aygıtı olmadan, devletsiz demokratik ahlaki ve politik toplum tarzında yaşanmıştır. Klan, kabile ve aşiretlerin özyeterliliğe dayalı demokrasileri hem önemli bir örnek oluşturmakta hem de önemli bir tarihsel arka plan oluşturmaktadır. Birikmiş devletsiz bir toplumsal demokrasi mirasıdır. Bu konuda siyasal tarihin yanısıra toplumsal tarih konusundaki yüzeyselliklerimizi gidermek, adeta bir görev olmaktadır. Çünkü günümüz toplumlarında adeta devletsiz uluslar olmaz gibi bir algı geliştirilmiştir. Devletsiz ulus mümkün değil, devletsiz toplum mümkün değil, devletsiz yaşam olmaz gibi bir algı, tarihin tanıklık ettiği en büyük yalandır. Tersine devletler, ulussuz ve toplumsuz gerçekleşemezler. Ancak günümüz ulus ve toplumları, devlet aygıtı karşısında sahip oldukları gerçek gücün bilincini yitirmişlerdir. Bu yüzden kapitalizmin yarattığı devletsiz toplum, devletsiz yaşam olmaz algısıyla adeta teslim alınmışlardır. Demir kafese kapatılmış aslan metaforu bunu simgelemektedir. Toplum yani demokrasi, devlet aygıtı karşısında aslan gücünde olduğunun bilincini adeta yitirmiş ve demir kafese hapsedilmiştir. İşte demokratik konfederal toplum sistemi, ve onun ulus formu olarak Demokratik Ulus perspektifi, Aslanla simgelenen toplumun hapsedildiği demir kafesi parçalamasıdır adeta. Çünkü devlet, toplumun içine hapsedildiği demir kafestir adeta. Bu konuda net olmak gerekmektedir.

Şengal’deki Demokratik Özerklik Projesi'nin Şengal Meclisi tarafından kamuoyuna deklare edilmesi bu dönemde ortaya çıkan önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. 3 Ağustos 2014 tarihinde insanlık dışı faşist DAİŞ çetesi eliyle, Êzidi Halkımıza dönük gerçekleştirilen soykırım girişiminin üzerinden üç yılı aşkın bir zaman geçti. Üç yıllık süre içinde Êzidi Halkımızın Şengal’deki örgütlülük düzeyi önemli bir aşamaya ulaşmıştır. Şengal Savunma Güçleri ve Şengal Kadın Savunma Güçlerinin örgütlenmesi, Êzidi Halkı ve kültürünün varlık olarak kendisini koruyup ayakta tutması, özgür kılması açısından stratejik önemdeki bir gelişme olarak yaşanmıştır. Daha üç yıl önceki soykırım saldırısı karşısında ağlayıp kaçmak ya da teslim olmak dışında bir seçeneği olmayan Êzidi kadınlarının bugün ulaştığı düzey, Rakka operasyonu gibi bir operasyona katılarak, Êzidi düşmanı İnsanlık düşmanı DAİŞ ile mücadele etme iradesini gösterme düzeyidir. Savunma alanındaki örgütlülüğün yanısıra siyasi ve toplumsal alandaki örgütlülük düzeyi de önemli bir düzey olarak ortaya çıkmıştır. Êzidi Halkını temsil eden siyasi bir irade olarak kurulan PADE, halkımızın geleceği açısından önemli roller oynayacaktır. Yine Şengal Özerk Halk Meclisi ve Şengal Kadın Meclisi de bu dönemin önemli örgütlü toplumsal yapıları olarak ortaya çıkmıştır. 3 Mart 2017 tarihinde Barzani güçleri ile TC’nin kirli bir anlaşma ve işbirliği sonucu, Şengal’deki Xanesor’a yapılan ikinci bir saldırı oldu. Şehadetler yaşandı. KDP’nin burada takındığı hava, adeta 3 Ağustos 2014 soykırım saldırısı karşısında Êzidi Halkımızı vahşi DAİŞ’in insafına terk eden güç o değilmiş gibi davranmış, HPG güçlerimizin oradaki varlığını saldırı sebebi yapmıştır. Êzidi Halkını savunma ve eğitme temelinde Şengal’de bulunan güçlerimizin varlığını halk içerisinde de tartışmaya koyarak, halkı bize karşı kışkırtmıştır. Ancak halkımız gerçekleri bildiği için bu hesapları tutmamıştır. Şengal Halk Meclisi'nin kamuoyuna deklare ettiği Demokratik Özerklik Projesinin ilgili güçlerce muhatap alınıp kabul görmesi halinde, Êzidi Halkımızın Demokratik ve Özgür yaşam şansının önü açılmış olacaktır.

Rojhilat Kürdistan’ında bu süreçte ortaya çıkan halk serhıldanları oldu. Gelişen bu serhıldanlardan halkın İran rejimine duyduğu tepkiyi görmek mümkündür. İran rejiminin en küçük bir toplumsal reflekse yaşama şansı tanımayan otoriter yönetimi altında İran toplumu adeta büyük bir azab çekiyor. Ortaya çıkan toplumsal tepkileri, idamla yagılayarak, idamları da belli aralıklarla infaz ederek, halkın gözünü korkutmakta ve halkı sindirmekte, iradesini ürkütmektedir. Otokratik İran rejiminin kendi iç sorunlarını bu tür bastırmacı ve sindirici yöntemlerle çözme yaklaşımı, İran’daki toplumsal bünyeyi uzun vadede devrimsel gelişmelere gebe hale getirmektedir. Özellikle de Kürt Özgürlük mücadelesinin örgütlendiği alanlarda önemli bir devrimsel dinamiğin geliştiğini görmek gerekmektedir. HPJ ve KJAR örgütlülüklerinin bu alanlarda yürüttüğü faaliyetler, önemli gelişmelere yol açmaktadır. ABD gibi dünya hegemonu bir güç ile İran gibi bölge hegemonu olmaya çalışan bir gücün arasında ortaya çıkan çelişkilerin her an somut çatışma ortamına dönüşme olasılığı vardır. Devrimci dinamiklerin olası bu tür gelişmelere her an hazır olması gerekmektedir. Özellikle de kadınların İran otokratik rejimine tepkileri oldukça keskindir. İran Şeriyat rejimi, yıllardan beridir kadınları tüm yaşam alanlarının dışına çıkarmıştır. Kamusal alana yine siyaset alanına kadınların katılımı oldukça sınırlandırılmıştı. Başı kapatılarak, adeta aklı bağlanmak istenmiştir. Rojhilat ve İran’da giderek özgürlük mücadelesiyle tanışıp aydınlanan kadınlar artık böyle yaşamak istememektedirler. O yüzden de Rojhilat ve İran devriminin en güçlü dinamiğini kadınlar oluşturmaktadır.

Erdoğan ve AKP hükümeti adeta köşeye sıkışmıştır

Bakur’un durumunu sıkça işlemekteyiz. Önderlikle herhangi bir görüşme yapılmış değildir. Erdoğan’ın Dolmabahçe ortak mutabakat açıklaması ardından sürece bizzat müdahale etmesi ile birlikt, 5 Nisan 2015’ten itibaren İmralı’daki heyet görüşmeleri kesilmiştir. Önderliğimizin avukatlarıyla görüşmeleri ise 27 Temmuz 2011’den itibaren kesilmiştir. Aile ise en son geçen yıl sonbahar aylarında HDP milletvekillerinin ölüm orucuna girmesi ardından bir kez gidip görmelerinden sonra en küçük bir görüşme veya mektuplaşma gerçekleşmemiştir. Bu temelde Önderliğimizin ne siyasi hakları, ne hukuki hakları ne de insani sosyal hakları işletilememektedir. Bunların tümü engellenmektedir. En son yapılan Özgür Kadın Kurultayımız Önderliğin özgürlüğünün sağlanması ve ağırlaştırılmış tecrit-izolasyon uygulamasının kaldırılması için yeni bir hamle projesi geliştirmiştir. Bunun için özel bir komite kurulmuş olup bu yönlü çalışmalar yürütecektir. Önderliğe Özgürlük Hamlesi'ni geliştirmek üzere görevlendirilen bu komite, kendisine ulaştırılacak olan önerilere açık olacaktır.

Mevcut durumda Erdoğan ve AKP hükümeti adeta köşeye sıkışmıştır. Bizimle yürüttüğü savaşın yanısıra Türkiye’deki herkese ve heryere müdahale edip durmaktadır. Siyasi partilere, sivil toplum örgütlerine, aydın ve akademisyenlere, basın ve medyaya günlük müdahaleleri olmaktadır. Sıkışma sonucu ortaya çıkan bu müdahaleci tarzın Türkiye toplumunda yarattığı kaygı ve endişeler var. Türkiye’nin akıl gücünün, düşünce gücünün bir kısmı yurtdışına sürülmüş, bir kısmı ise zindanlara kapatılmıştır. O yüzden Türkiye toplumunda gelişen tepkilerin ne zaman nerede patlayacağını tahmin etmek zordur. Bakur’daki halkımızı ve demokratik siyaset alanını, demokratik toplum kurumlaşmalarını adeta bir çembere alarak, faşizmin kuşatması altına almıştır. Faşist Erdoğan ve AKP hükümeti, 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan % 13’lük irade karşısında adeta çıldırmış ve ne yapacağını şaşırmıştır. Seçimleri iptal etmesi adeta bir darbe olarak Türkiye ve Kürdistan Halk iradesine indirilmiştir. Ardından geliştirilen faşizan savaş süreci de, 7 Haziran’da ortaya çıkan bu demokratik iradeyi ret temelinde olmuştur. Bu darbeci, faşist saldırgan politikalar karşısında halkımızın geliştirdiği Özyönetim Direniş süreci ise yok sayılan demokratik iradenin kendi varlığını ısrarla ortaya koyma süreci olarak gelişmiştir. Bedeli ağır olmuş ancak AKP hükemetinin çözülüşüne mal olmuş, 15 Temmuz’daki askeri darbe girişimine yol açmıştır. Bu sürecin sorumluları olarak Önderliği, Özgürlük Hareketi'ni, HDP ve Demokratik Kürt kurumlaşmasını göstermiş, tüm Kürtleri bu temelde özel olarak cezalandırmıştır. Erdoğan ve AKP hükümeti her ne kadar bu faşist uygulamalarla süreci kendi lehine çevirmek istese de merkezi ulus devletin çözülüş sürecini durduramamıştır. Son yaptığı Anayasa referandumu ile Erdoğan kendi bireysel iktidarını garantiye almak istemiş ve başkanlık sistemini topluma dayatmıştır. Ancak Türkiye toplumu tek adam rejiminde hemfikir değildir. Buna 'hayır' diyen blok büyük ve geniş bir bloktur. Birleşmesi ve bütünleşmesi halinde, mevcut faşist AKP iktidarını devirip daha demokratik bazı gelişmelere yol açabilir, yeni demokratik bir anayasayı Türkiye’de gerçekleştirebilir.