Anlamın gücüne erişirken

Şehit Azê MALAZGİRT

sehit aze malazgirt

Anlamına varabilirsek müthiş bir anlam denizindeyiz. Yaşamın her anını,  her zaman dilimini, anlamla büründürmek için, anlamın ayırdına vararak yaşamak için, büyük bir deniz bu!

Anlam gücünü geliştirmenin adresindeyiz.

Anlayarak yaşayan insanın tutunacağı, bağlanacağı ve yaşamını anlamlı kılmak için vazgeçemeyeceği öylesine değerler var ki!

Erdemli, onurlu, güzellik dolu bir yaşam bizimkisi. Modernist paradigma insana anlamsızlaştırılmış bir yaşamı sunuyor. Zaten kapitalizmin insanlığa en büyük darbesi yaşamın anlamını boşaltmasıdır. Anlamını yitirmiş bir yaşamda insan da kendini var edemez. Anlayarak, farkına vararak yaşarsan aynı zamanda özgür yaşarsın. Özgürlük bir bakıma kendi farkına vararak, bilinçli yaşamaktır.

Anlamına vardığını dillendirmek, -bu sözle ya da davranışla olur- insana yaşam heyecanı,  yaşam hazzı verir. Şöyle bir tarih sayfalarında gezindiğimizde görürüz ki toplumsal klan çağında söz neredeyse yoktur. Beden diliyle ifade vardır. Ama evrende var olan her şeyi canlı kabul eden insan, anlam gücü sınırlı da olsa anladıklarını kutsallıklarla ifade eder.  Anlam kapasitesinin en geniş olduğu ahlaki ve politik toplumun en saf halinin yaşandığı neolitik çağ ise kadının bilgeliği etrafında örülür.

Anlam yitimi uygarlıkla, zigguratlardaki kurulan sistemle başlar. Sınıf ve devlet, zor ve şiddettir. Toplumu yarma, insanlar arasına cinsel, sınıfsal, etnik uçurum koymadır yaşanan. Toplum katmanlaşır, birileri  dünyanın her şeyin sahibi olur. İşte o birileri bu dünyanın zevkine varıp keyif çatarken, toplumun ağırlıklı bölümü o birileri için yaşamaya alıştırılır. Uygarlığın zihniyeti budur. Şimdi neden bu konuya değindiğimi sorabilirsiniz. Yani anlam ve anlamsızlıktan neden bahsettiğimi! İçimi yakan bir acı haberden sonra desem.

Evet,  ne mi bu haber; yine feci bir ölüm!  Şüheda’yı görünce daha bir nefret edesi geliyor insanın anlamsızlaştırılmış bu yaşamdan. Genç bir Kürt kızı Şüheda. Adana’da portakal toplayarak yaşamını idame ettiriyormuş. Bir hafta kadar ortadan kayboldu. Ve sonra cesedi bir suda bulundu. Hem de yılbaşı günü. Yeni bir yıl, yeni başlangıçlar, yeni umutlar, yeni arayışlar, yenilikler taşır. Fakat bu kız, hem de bu Kürt kızı için hiçbir yenilik umudu kalmamış anlaşılan. Şüheda bir örnek sadece. Bu anlamsız, içi boşaltılmış bu yaşamda günde kaç tane Şüheda gibiler çıkıyor acaba…

Yaşamdan hiçbir umudu kalmayan, bağlanacak değer bulamayan, ölümü kendi elleriyle tercih eden kadınlar… Bu kadar basit mi ölüm?  Ölüm ve yaşam ikilemi evrendeki canlıların var olma koşuludur. Ölüm yaşamın bir istasyonudur.  Bu ikilem ruhsal olarak da yaşanır. Ancak önemli olan ölümsüzlüğe ulaşabilmektir. Bu da ancak yaşarken kendi toplumuna ve kendine verdiğin anlama bağlı olarak yaşama ne kattığında gizlidir.  Toplumun bunalımlı, buhranlı zemini, krizli yapısı insanları ama en çok da kadınları, yaşama anlamsız bakmaya, anlamına varamadığı yaşamını bitirmeye götürüyor.

Yaşamın felce uğratıldığı modernist çağ gerçeğinde anlam arayışına gelen felsefik bir bakıştan ziyade anlamsızlık kuyusunun dibine batmış bir insanlık işte… Ve nereye gideceği belli değil.

21. yüzyıl insanlığını, bu nereye gittiği belli olmayan yoldan çevirmenin partisindeyiz. Bu dipsiz kuyudan çıkılması için ışığı yakan, aydınlığı gösteren Önderliğimiz yaşama duyduğu büyük saygıdan, yaşama verdiği değerden dolayı “anlam bilim” dedi. İnsanlığın anlamsızlık cenderesinde yutulduğunu gördü. Ve bunun en ağır faturasını ödeyenin de kadın olduğunun tespitini yaptı.

Evet, kadın ve anlam! Birbirinin özdeşi aslında. Kadının anlam gücünün yaratımlarıyız.

Kadının anlam gücü değil midir ki hakikatimiz olan toplumsallığımızı yaratan.  Sevgiyi, saygıyı, adaleti, güzelliği, paylaşımı ve kutsallıkları güzelim Fırat ve Dîcle sularının kenarında örerek insan olma vasıflarını evrene nakşeden. Kadının anlam gücü değimlidir ki emeğin diliyle doğayla kurduğu arkadaşlıkla, nesillerin bu güne dek uzanmasını sağlayan. Kadının duygu yüklü düşünce, ahlak ve vicdan dünyası evrendeki her oluşuma ve her bir varlığa anlam kattığından muazzam bir güç insanda oluşmuş, toplumsallaştıkça insan yaşayabilmiştir. Bugün bu kadar krizli bir toplumsal yapının varlığından sorumlu olan ise erkek aklı ve sistemidir. Kadının gücü ve değerleri üzerine konup, kadının kendi anlamına varması, kendini bu sistem içerisinde, kendi iradesiyle konumlandıramaması, bu erkek aklının ve sisteminin bir ürünüdür. Bu sistem hangi çağ, hangi yüzyıl olursa olsun, kelimenin tam anlamıyla tecavüzcü bir sistemdir. Beş bin yıla aşkın bir süredir bu tecavüz, kadının aklına, ruhuna, değerlerine, duygularına, bedenine yaygınlaşarak uygulandığından kadın açısından krizli bir kimlik var olagelmiştir. Sürekli kriz halinde, sendrom halinde olan kadının başvurduğu bir yöntemdir kendini bitiriş. Her gün duyuyoruz işte, kimi kadın kendini yakıyor, kimi kendini asıyor, kimi bir mermi sıkıyor kafasına, kimi ise Şüheda gibi atıyor kendini sulara, bırakıyor bedenini umarsızca… Hem de geride bıraktıklarına dönüp bile bakmadan.

Bir çözümsüzlük, kaçış ve kurtuluşu ölümde görmedir yaşanan. Aslında bu da mücadelesizlikte, çözümsüzlükte erkek aklının kadına gösterdiği, öğrettiği, alıştırıldığı bir yöntemdir. Kaderine boyun eğmeli, itaat etmeli, kadın başkaldırmamalıdır. Statüsüne razı olmalı, boyunu posunu aşan işlere burnunu sokmamalı, törelerin, geleneklerin, erkek devletin yasa ve kanunlarının zinciri kollarında, ayaklarında, dilinde ve beyninde hem de her an yaşamasını bilmelidir. Kadına müstahak edilen, biçilen anlam budur.

Alıştırılmış, kabul ettirilmiş bu resimleri, bu manzaraları reddeden Önderliğimiz, kadının anlam olduğunu, yaşamı anlamlandıran başat öğe olduğunu ortaya koyarak hep bakılmasını istediği yepyeni bir resim çizdi. Şahsımızda tüm dünya kadınlarına armağan ettiği özgürlük felsefesi, özgürlük mücadelesini, tüm bu anlamsızlıklara son vermek, bu ölümleri bitirmek için muazzam bir emekle yarattı. Aslında Önderliğimizin esaretinin temel bir nedeni de, erkek aklının ve sisteminin gerçek yüzünü açığa çıkarmasından, onun için büyük bir tehlike olduğunun farkına varmasındandır. Bu esareti kadın mücadelesi boyutunda doğru anlamlandırmamız gerekir.  Önderliğimizin ilk esaret süreçlerinde biz kadınlara; “benden daha tehlikeli bir çarmıhtasınız” demişti.

Hakikat militanları, özgürlük mücadelecileri olarak dört bir yanımızdan mıhlandığımız bu çarmıhtan kurtulma arayışlarımızı daha da yükseltmemiz gerekiyor. Bu çarmıha anlam veremeyen toplumdaki birçok kadın ölümü seçiyor. Madem çarmıhta yığılıp kalmayı, ölümü değil yaşamdan yana bir tercih koyarak özgürlük dergâhını kıble yaptık, o zaman bu sendrom ve krizli kimliği derinliğine çözüp bir anlam damlası olduğumuzun farkına varabilmeliyiz. Toplumdaki değersizleştirilip hiçleştirildiğimiz, paramparça edilmiş psikolojilerimizi analize tabi tutup, anlamımızı biz kendi ellerimizle ortaya çıkarabiliriz.

Bir ölü gibi varlığı yokluğu belli olmayan nesneler değil, ortamda etkin belirleyici olan, yaşam coşkusuyla çekim merkezi olabilen, sürükleyen bir kadın duruşu sergileyebilmeliyiz. Önderlik; “Anlam bir nevi hakikatin potansiyelidir” diyor.  Büyük insanları, kimlikli ve kişilikli bireyleri yaratmanın ocağında muazzam bir ideolojik mücadele yürütürken, aşk düzeyinde, tutku düzeyinde amacına kilitlenmek, anlamın gücüne erişmekten geçer. En başta kendi tanımımıza verdiğimiz anlam, evrene bakışımızı da belirlemektedir. Bu açıdan kendimizi tanımlamak, kadın dünyamızın bedensel, zihinsel, duygusal, iç ve dış tüm yanlarını tanıyarak anlamlandırmak, yaşama daha güçlü sarılan, yaşam için vazgeçilmezliğinin farkına vararak yaşama bağlanan bir duruşu da ortaya çıkartacaktır. Özellikle tarihin derinliklerinde gömülü olan gücümüze yeniden dönüşü sağlamak bizim gibi hakikatçilerin işidir. O halde hakikatimize giden yolun anlamdan, anlamlandırmaktan geçtiğini bilmeliyiz. Önderliğimizin kadına verdiği anlama layık olmak da bundan geçer.

(Azê Arkadaşın 2011 yılında kaleme aldığı bir yazıdır)