Tarihi hissetmek

RONİ EYLEM
 guncel2

Tıpkı 8 Mart 1857’de ABD’nin New York kentinde kırk bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında göreve girmeleriyle başlayan, amansız direnişin üzerinden yürüyen bizler gibi. Biliyorsunuz polisler kadınlara hunharca saldırıyor, işçilerin üzerine

fabrikanın kapısını kilitliyor, arkasından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamamasından dolayı 129 kadın işçi can veriyor. Günde 16 saat çok ağır çalışma koşulları içinde çok az ücretle çalıştırılan kadınların isyanına erkekler katliamla cevap veriyor.

Tarih, raflara sıralanmış, tozlanmış, herkesin yüzüne bakmaya üşendiği mazide kalmış bir yığınlar kümesi değildir. Geçmiş- şimdi-an ve gelecek için bir ışık ve rehber olmanın ötesinde tarihin başarısı umut, acısı, öfke, yetersizliği ise zamana yüklenmenin kamçısıdır. Tarih bilincini yitirmiş toplumlar aklını yitirmiş hafızasız toplumlardır. Kafası kesilen bir tavuk nasıl ölünceye kadar serseme dönüyorsa, belleklerini yitirmiş toplumlar da ona dönerler. O yüzden tarihi akıl ve duygu kesinlikle karakter ve kişilik kazandırıcıdır. Tarihi ne kadar hisseder ve duyumsarsan yaşadığın an’a o kadar anlam katarsın.

Biz silenlerin silleleriyiz

Biz kadınların o fabrikada cayır cayır yanan işçilerin acısını, çığlıklarını bugün yaşanmış gibi hissetmemiz, iliklerimize kadar duyumsamamız en elzem olandır. Her gün o dokuma fabrikasında çok kötü koşullarda, sırf çocuğuna bir parça ekmek götürmek için ölümüne çalışan kadınların, çalınan emeğini ve çürütülen hayatlarının intikamcılarıyız bizler… O yanan bedenlerin ruhlarını taşıyoruz. İsyanlarının yumruklarını indirmemeye yeminliyiz. Barikatların önünde düşen her beden bizim için direnişin yeminidir. Kız kardeşlerimizin alevlerini kora dönüştürmek, o islerin içinden faşizmin üzerine üzerine yürüyerek, yüzlerine tokat gibi inenleriz. Duvarlara, ‘’Hala bitmedik, varız, buradayız’’ diye yazıyoruz. Gücünüz yetmeyecek bu kavgayı silmeye… Çünkü biz silenlerin silleleriyiz.  

Mazlumların alınterinden beslenen kan emiciler, dünyanın neresinde olursa olsun aynıdırlar. Hepsi çirkin, hepsi lanetli, hepsi ölü sevici… Dün kadınları yakan bugün de kadınların bedenini parçalamakta, panzerlere bağlayarak sürüklemektedir. 161 yıl önce bu zalimlere başkaldıran dokuma işçileri, Trump başa geldiğinde de sel olup sokaklara akarak, tek adamın diktasına karşı yine direnişin resmini çizdiler.

26-27 Ağustos 1910’da Alman Sosyal Demokat Parti önderlerinden Clara Zetkin İkinci Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında yaşamını yitiren kadınların anısına bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul edilmesini önerir ve kabul edilir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917’de Rus Emekçi Kadınlar ‘’Ekmek ve barış istiyoruz’’ sloganıyla sokaklara çıkmışlardı. Eylemlerin dördüncü gününde Rus Çarı tahttan indirildi. Kurulan geçici hükümet ise kadınlara seçme hakkı tanıdı. Rusya’daki kadın eylemlerin başlangıcı, Jülyen takvimine göre 23 Şubat’tı. Dünya genelinde daha yaygın biçiminde kullanılan Miladi takvimde bu tarih 8 Mart’a denk geliyor. Tarihin 8 Mart olması ise bu gerçeğe tekabül ediyor. 16 Aralık 1977 tarihinde de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bugünün resmen tanınmasını ve kutlanmasını karara bağlıyor. Kısaca bugünün tarihçesini bilmek de sizler için önemlidir. Görüldüğü gibi kazanılan her hak ve olanak kesinlikle nice bedellerin ürünüdür. Eğer bugün bizler ve tüm insanlık, nefes alıp veriyorsak, bilelim ki birileri kendilerini feda ettikleri içindir. Ateşin içine koşanlar sayesinde her gün güneşe uyandığımızı unutmamak, insan olmanın gereğidir.

 Dayanışma için kırmızı bir şeyler giyin

Bu yılda bugün 30’dan fazla ülkede emekçi kadınlar göreve gidiyor. Eylemcilerin çağrıları şöyle ‘’İşe gitmeyin, alışverişe çıkmayın, sadece kadınların işlettiği küçük dükkanlara gidin. Dayanışma için kırmızı bir şeyler giyin’’ minvalindedir. Çünkü hala dünyada kadın emeği çok fazla sömürülmektedir. Kadınlar ucuz ücret karşılığında çalıştırılmakta, zaten ev içi emek, hiç emekten sayılmamakta, cinsiyetçi işbölümlerine dayalı geliştirilen ekonominin önemli merkezleri erkeklerin tekelinde tutulmaktadır. Kapitalist modernist sistemde sadece kadınların emeği sömürülmemektedir. Kadınların bedeni, ruhu, beğenisi yaşamına dair her şey alım-satım konusu edilmektedir. Metaların kraliçesi haline getirilen kadının bu denli tüketim için kurban edilmesi ancak ve ancak mücadele, toplumsal bilinç ve örgütleşmeyle aşılır.

Toplumsal devrim bir ülkeyi kurtarmaktan kesinlikle daha zordur. Bir ülkeyi yıkıp tekrardan inşa edebilirsiniz. Fakat topluma yedirilmiş adeta genetik bir hal alan cinsiyetçi kodları değiştirmenin zorlukları daha fazladır. O yüzden Önderliğimiz eşitlik ve özgürlüğü hep beraber ele aldı. Demek ki tam eşitlikte kadınların özgürlüğüne dayalı toplumsal özgürlüğü getirmiyor. Kadınların içerilmiş köleliliği öz-bilinç, öz-irade ve öz-örgütlenmeleriyle aşacaklarını dünyaya en iyi anlatan kesinlikle Kürt kadın hareketidir. Bu eşsiz deneyim her ne kadar dünya kadın mücadelelerinden feyz alsa da, onların bir devamı olsa da özgün yanları çokçadır. Kadın kurtuluş ideolojisi, özgün ordulaşması, özgün toplumsal örgütlenmesi dünyada görülmemiş düzeydedir. Zaten Önderliğimiz de her 8 Mart’ta kadınlara yeni bir çığır açarak cevap olmuştur. Kürt kadınlarının ideolojikleşmesini, ordulaşmasını, partileşmesini hep bugüne denk getirerek geliştirmiştir.

Bu haliyle eril aklın klişeleşmiş armağan kültürünün de ötesine geçmiştir. Özgürlüğü vadetmemiş, özgürlüğe nasıl yol alınacağının argümanlarını çok fazla çeşitlendirerek, özgürlüğün taşlarını döşemiştir. Dünyanın en temel sorunsallarından olan kadın sorununu ve özgürlüğünü Önderliğimiz her yönüyle mercek altına almıştır. Zaten en temel, en değerli çalışmam dediği çalışmasını yeni bir bilim dalı olan Jineolojiyle taçlandırmıştır. Erkek egemen sistemin felsefik, sosyolojik, ekonomik, etik, demografik, ekolojik vb tüm alanlarda yaşadığı yapısal krizlere kadın bilimi cevap olacak niteliktedir. Jineolojik bakış açısı bu yüzyılın tüm hastalıkları için en güçlü dermandır. Bilimin kadın zekası ve duygusuyla yapılması tüm epistemolojileri alt üst edecek düzeydedir.

Korku duvarlarını yırtanlar

Sanırım biraz güncele inmekte de fayda var. Hepimiz tanığız, görüyoruz, izliyoruz, okuyoruz. Dünyanın hemen hemen her yerinde kadınlar hem kadın hakları hem de erkek egemen sistemden kaynaklı yaşanan her türlü eşitsizliğe karşı rengarenk eylemleriyle sokağa dökülüyor. Türkiyede’ki faşizan rejime karşı korku duvarlarını aşan kadınlar oluyor. Erkek terörünün her türlü vahşeti bu ülkede vuku buluyor. Kadın kırımının artık haddi hesabı yok. Hemen hemen her gün kadınlar barbarca katlediliyor. Bir nevi erkeklerin kadınlar üzerinde yürüttüğü bir iç savaş var memlekette… Ama ne yazık ki bu krizler, fetih sureleriyle kutsiyet atfedilerek şahlandırılan ırkçılık yoluyla, savaşla kapatılıyor. Ülkede alabildiğine cahil bir sürü saçma tip, din adına her gün ama her gün kadınlara hakaret ediyor. Bu ipini koparmış insan müsveddeleri, sokağa çıkınca tecavüzcü ve katile dönüyorlar. Resmen dini, imanı bırakmış, sabahtan akşama kadar kadınlar nasıl çocuk yaşta evlendirilir, kaynanalar nasıl şehvet uyandırır, erkeklerin tahrik olmaması için nasıl giyinmeli gibisinden bir ton safsatayla, her gün erkeklerin kulaklarına üfürüyorlar. O yüzden toplumun ne duygusu, ne aklı, ne ahlakı ne de vicdanı kalmıştır. Dinin istismar edilmesi yoluyla toplum ahlaki açıdan en dipte seyrederek, yerlerde sürünmektedir. Ahlak adına en ahlaksız uygulamalar söz konusudur. Nedense bu ahlaksızlığa neden olan hep kadınlardır. Tahrik olanın, sapkın olanın hiç sözü bile edilmemektedir. Cehennemlik olanların cennet hurilerini düşlemeleri günah değil sevap görülmektedir. Bu denli tiksinçliği yaşayanları aslında dinsiz ya da imansız olarak tanımlamak en doğrusu olsa gerek…

İşte Erdoğan diktasında sürüleşen bu toplum gerçeğine karşı kadınlar her ne kadar yetersiz de olsa ses çıkarıyor. Bu 8 Mart’ta da yine Kürt kadınlarının öncülüğünde meydanlar dolup, taşacaktır. Kadınlar faşizme, erkek terörüne karşı özgürlüğü haykıracaklar. Zaten Efrîn direnişi baharın Kürtler ve Kürt kadınları açısından nasıl geçeceğini gözler önüne serdi. Avesta Xabur kışın ortasında hepimizin ruhuna baharı serpiştirdi. Ülkemize zeytin dallarından onurla bezeli muhteşem bir taç taktırdı. Zeytin’in diyarı güzel Efrîn’imiz tüm dünyaya direnişle ‘’Başka bir dünyanın mümkün’’ olacağını, muazzam bir özgürlükçü duruşla gösterdi. Ağızlarından salya akanlar, ölen çocuk bedenleri üzerine kadeh tokuşturanlar, vurun ama fazla çaktırmayın diyen bu dünyanın sonuna kadar çıkara batmış erkek liderleri, kadın yüzlü bu demokratik sistemin nelere kadir olacağını görecekler. Ve diz çökecekler bu çelikten irade karşısında… Öyle bir batacaklar ki magma tabakası bile onları kabul etmeyecek… Herkes arkalarından zift dökecek, toza dumana karışıp, tarihin çöp sepetine atılacaklar.

Bu baharda kadınlar sel olup akacak. Hiç solmayan zeytin ağaçları gibi dünyaya bir kez daha özgürlüğün resmini gösterecek. Latin Amerika’dan, Afganistan’dan, Avrupa’dan, Filistin’den özcesi dünyanın her kıtasından Efrîn direnişine tanık olan kadınlar bu eşsiz direnişin verdiği çoşkuyla faşizme meydan okuyacak. Halkların kanları üzerine pazarlık yapan tek adamların, güzel dünyamızı her yönüyle emmelerine izin vermeyecek. Gerilla baharla birlikte meydanlara indikçe, şehirler, köyler, kasabalara ruh gelecek ve kadınların tililileriyle başlayan bayram, Newroz’la zirveleşecek. Selam olsun! Tüm bu güzellikleri bize yaşatan şehitlerimize, Önderliğimize ve agitleşen halkımıza… Bize düşen emeği özgürleştirerek, yaşamı erkek egemenlikli lanetten kurtarmaktır. Kutsallık bu laneti galebe çalmaktır. Bu bayram gününün en güzel hediyesi dağ kadınlarına sevgi dolu, ülkemin toprağı, suyu ve rüzgarı kokan nergizlerinden bir tutam uzatmaktır.