Tarih ve mitoloji’nin toplum üzerindeki etkileri

kadinindiinde 2017

Tarihte, jineoloji de esas konuların başındadır. Tarihe bakış açımız nedir, nasıl ele alıyoruz? Bu konuları tek tek ele almadan ziyade, genel olarak tarihi nasıl okumalıyız ve bizim tarih anlayışımız nedir, bu konuları ortaya koyup yazılmayan boyutlarını esas alacağız. Çünkü günümüz tarihi, egemenler tarafından yazılmış ve kendi

çıkarları temelinde şekillenmiştir. Fakat bizim tarih anlayışımıza göre tarih; toplumdur, toplum ne yaşamışsa biz ona tarih diyoruz ve genel bir felsefe olarak da tarihi toplumun öğrenim okulu olarak görüyoruz. Biz de topluma tarihi öğrenme temelinde yaklaşıyoruz.  Tarihe yaklaşımımızdaki temel felsefemiz budur.

 

Kadın etrafında şekillenen yaşam

Doğal toplumda toplumsallaşma insanlaşmayla başladığı için doğal toplumu tarihin başlangıcı olarak kabul ediyoruz.  Doğal toplumdan önce her ne kadar klanlar ve kabileler yaşamışsa da toplumsallaşmanın tam olarak oluşmaması, daha çok gezgin bir tarzın hâkim olmaması ve toplumda sistemli bir şekilde yaşamını sürdürme olmadığından tarihi doğal toplumdan başlatıyoruz. Klan ve kabile süreçlerinde de toplumsallaşma, ahlak kuralları ve politika var ama bunlar çok sistemli değil. Aslında biz toplumsallaşmanın ilk tezi olarak doğal toplumu ele alıyoruz. İnsan evren içinde, doğa içinde kendi formunu oluşturabilmek için toplumsallaşmayı yaratıyor. Önderlik doğal toplumu değerlendirirken şu tanımlamada bulunmaktadır: “Doğal toplumdan kastım, insan türünün primatlardan kopuşla birlikte içine girdiği ve hiyerarşik toplumun ortaya çıktığı sürece kadar süren uzun toplumsal zamanda yaşayan insan toplulukları düzenidir. Genellikle klan olarak kavramlaştırılan ve nicelikleri 20-30 dolayında seyreden bu topluluklar için, kullandıkları taş aletleri itibariyle paleolitik ve neolitik dönem insanlığı da denilmektedir. Doğada avcılık ve toplayıcılık temelinde hazır bulduklarıyla beslenmektedirler. Bir anlamda hazır doğa ürünleriyle geçinmektedirler. Bu diğer yakın hayvan türlerine benzeyen bir beslenmedir. Dolayısıyla bir toplumsal sorundan bahsedemeyiz.” Toplumu ise ikinci doğa olarak tanımlıyor.  İkinci doğada yaratıcılık ve birinci doğanın üzerine yeni şeyler koyup çalışma olduğu için biz ona ikinci doğa diyoruz. İkinci doğa;  genel anlamda kendi yaşamını sürdürebilmek ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yapılan aletlere, yapılan değişimlere yani kendi yaşamını sürdürebilmek için yaptığın her şeye denilmektedir.

Doğal toplumda bizim için önemli bir süreç başlıyor tanrıçalık dönemi.  Bunun için de tarihi ele aldığımızda tanrıçalık kültürünü form kazanmış ilk kimliğimiz olarak ele alıyoruz. Tanrıçalık kültürü M.Ö. 10.000 ve 4. 000 yılları arasında yaşanmıştır. Aynı zamanda Aryen dilinin de çok fazla kullanıldığı bir dönemdir ve bu dil dişil bir yapıya sahiptir. Fakat Aryen dili ilk dil değildir, ondan önce Semitik dil kullanılıyor. Aryen dilinin dişil bir karakterde olması yaşamın da kadın etrafında şekil aldığını gösteriyor çünkü dil yaşama göre şekil alıyor ve birbiriyle bağlantılıdır.

Yaşamın idamesini yapan kadın toplumda başat bir role sahiptir. Toplumun ihtiyacı olan şeylerin üzerine çalışarak bunları toplumun kullanacağı,  yararlanacağı şekilde yeniler. Örneğin; çanak-çömlek, ekim, biçim, el değirmeni, öreke bunların hepsi ekimle alakalı şeylerdir ve kadın bunları toplumun hizmetine koyacak şekilde kullanıyor. Ayrıca kadının yaptığı her keşif, her yeni buluş kadının tanrıçalık özellikleri, kimliği ve kuralları oluyor. Tarihte 104 Me olarak bilinen kurallar da kadının kendi kurallarıdır ve tanrıçalık sürecinde açığa çıkmıştır. Nasıl ki günümüzde Tanrı 99 adıyla hem kurallarını hem de isimlerini açıklıyorsa,  Me’ler de öyledir. Bu kurallar dışarıdan hiç kimse tarafından belirlenmiyor, kadının yaşamda yaptığı her keşif, buluş ve yasaya Me deniliyor.

 Doğal toplumdaki kültür,  Tel Xelef (M.Ö 6.000-4.000)  kültüründe de yaşanıyor. Bu dönem de Aryen kültürünün en zirvede olduğu ve kendisini kurumsallaştırdığı dönemdir. Artık Aryen kültürü parça parça kendini diğer yerlere de dağıtıyor. Aryen kültürünün bütün dünyaya dağıldığı dönem Tel Xelef kültürünün yaşandığı dönemdir.  Tel Xelef kültürü yukarı Mezopotamya’da yaşanıp Neolitik kültürün kendini kurumlaştırdığı dönemdir. Kurumlaşması demek, kültürün kendini oturtup her yerde yaşanıyor olması ve her yere yayılmış olması demektir. Önderlik, dağılımın iki şekilde olduğunu belirtiyor. Bu dağılımların birincisi fiziki diğeri ise kültürel dağılımdır. Fiziki dağılım; bu kültürü yaşayanların başka yerlere göç ederek kültürlerini kendileri ile taşıyıp dağıtmasıyla gerçekleşiyor. Kültürel dağılım ise; bir kabilenin diğer kabilelerle olan ilişkilerinde, geliş gidişlerinde gerçekleşiyor.

 

Devletleşmenin ilk ana rahmi: Ziguratlar

Bu süreçten sonra Sümerler süreci başlıyor.  Sümerler Neolitik süreçte ortaya çıkan sistemi yeryüzünden gökyüzüne çıkararak yeni bir sistem yaratıyor. Önderlik bu sistemi, ‘göksel sistem’ olarak tanımlıyor. Neolitik süreçte ekimin gelişmesiyle insan yaşamında ekimin rolü ve yaşamı geliştirme düzeyi açığa çıkmıştır. Yine Aşağı Mezopotamya’da yaşanan El Ubeyd kültüründe ilk defa Aryen toplulukları içinde gelişen kültürü bazı kesimler yaşatıyorlar. El Ubeyd kültüründe de hiyerarşi gelişmiş fakat Sümerler dönemindeki gibi olgunlaşan bir hiyerarşi değildir. Ama gittikçe Aşağı Mezopotamya’da Sümer Uygarlık kültürü dönemi başlıyor. Sümer toplumunda ilk olarak sulama, yağmur, güneş ve toprağın ekimi nasıl etkilediği öğrenilmiştir.  Ve bunlarla da insanın kendi yaşamını idame edebildiği görülüyor. Sümer uygarlığında bunlar insan eliyle,  doğal olamayan yöntemlerle yapılmaya çalışıyor. Artık yağmurun yağmasını bekleme yerine sulama kanalları oluşturuluyor. Fakat yaratılan bu gelişmeler topluma hizmet etme yerine daha çok rahip tabakasında yer alan rahiplerin hizmetine giriyor.

 Ve Sümerler ile birlikte egemen bir uygarlık yaratılıyor. Sümer uygarlığı M.Ö 5000’lere kadar sürüyor.  Sümer uygarlığı döneminin başlaması neolitik kültürün bittiği anlamına gelmiyor, kültürler iç içe giriyor. Sümer uygarlığı dönemi yle direk hiyerarlik dönem başlamıyor  Tam tersine tanrıça kültürü ve uygarlık arasında başından sonuna kadar bir mücadele süreci var.

Sümer uygarlığında şehirleşme ve mitoloji gelişiyor. Sümer uygarlığında gelişen sınıflaşma ve şehirleşme mitolojilerde özenle anlatılıyor. Gelişen sınıflaşmayla beraber insanlık ilk defa kurumlaşmış bir hiyerarşiyle yüz yüze kalıyor. Bundan dolayı o dönemdeki ziguratları devlettin ana rahmi olarak görebiliriz. Çünkü ziguratlar ilk devlet oluşumlarıdır. Günümüzdeki devletler gibi değil küçük bir devlet olarak ele almalıyız.  Sümer uygarlığında anaerkil ve aterkil sistem arasında sürekli bir çatışma olsa da anaerkil sistem tümden ayaklar altına alınmamış.  Hala başat bir role sahiptir ve o rolü de toplum içinde oynuyor. O dönemde Enki (su tanrısı) adındaki tanrı ile ana tanrıça olan İnanna arasında savaş çıkıyor. Enki aslında bir tanrı modeli olup toplum içinde yavaş yavaş etkisini arttırmak istiyor; bunu da kadının toplum içindeki rolünü bertaraf ederek, yarattığı değerleri, yasaları elinden alarak yapmak istiyor.  Zaten ana tanrıça İnanna’nın kendi toplumunun ihtiyaçları temelinde keşfettiği yeni buluşların ve keşiflerin toplamı olan Me’leri çalıyor.  Ve buna karşı bir mücadele gelişiyor.

DAIŞ, Gılgameş’in yeniden form kazanmış halidir

Sümer uygarlığından günümüze kadar, o dönemi en iyi anlatan destan Gılgameş Destanı’dır. Gılgameş Destanı’nını ele alıp yorumlayalım;  aslında bu destan bir modeldir. Gılgameş, o dönemde kadın şehri olarak bilinen Uruk şehrini kendi denetimine almak ve kendi şehri yapmak istiyor. Bugünkü anlatımlarda Uruk sanki hep Gılgameş’in şehriymiş gibi anlatılır ama Gılgameş bu şehri İnanna’nın elinden alana kadar amansız bir savaş veriyor. Büyük kuşatmalar ve savaşlar sonucunda Uruk’u ele geçirmeyi başarıyor.

 O dönemden kalan tabletler aracılığı ile bazı belge ve bilgilere ulaşılabilir. Örneğin Gılgameş destanından Gılgameş’in gördüğü bir rüyayı annesi Ninsun’a anlattığı bir bölümü örnek olarak verebiliriz. Bu anlatı tarihin ne kadar ters yüz edilerek anlatıldığını ve toplumun düşüşünün kadın ve erkeğin düşüşü ile geçekleştiğini gösterir.

Gılgameş annesine rüyasını anlatmaya başlar:

- Onların arasından geçtim aradan gökyüzünün yıldızları birer birer üzerime döküldüler, o da (Enkidu’dan bahsediyor) gök taşı gibi üzerime düştü. Üzerimden kaldırmak istedim bana ağır geldi, kımıldatmak istedim kımıldatamadım. Uruk halkı etrafımızda toplandı; erkekler onun ayaklarından öptüler... Orada onlar bana yardım ettiler onu kaldırdım ve sana getirdim.

Annesi ona cevap verir:

- Şu çok açık ki, kırlarda senin gibi biri doğmuş. Kırlar onu beslemiş..

. O adam senden asla ayrılmayacak.  Adamlar onun ayağını öpecek sen de ona sarıl ve onu bana getir. Onun adı Enkidu’dur ve çok güçlüdür. Bu ülkede en güçlü odur. O, göklerden düşen bir altındır, onun gücü çok fazla, o adam senden asla ayrılamayacak. 

Bu cümleler destanda geçen cümlelerdir. Fakat bu destanı çeviren kişi destanın tamamen edebi bir dille yazıldığını söylüyor. Eş cinsel bir yaklaşımın olmadığını söylüyor.  Ama orada aslında Enkidu’ya yapmış olduğu tecavüzü ve karılaşmayı anlatıyor. Gılgameş,   Enkidu’yu kandırıp dağlardan indirir, içki ve kadın yoluyla düşürür. Ve burada tecavüzün gerçekleştiği an karılaşma gelişiyor, karılaşmanın geliştirilmesi ile irade kırılmaya başlıyor. Enkidu bu yolla dağlardan, arkadaşlarından, hayvanlardan, doğadan ve her şeyden uzaklaşıyor. Erkekliğe dair bütün özellikler Gılgameş’te somutlaşıyor; Gılgameş güçlüdür, bir oturuşta kaç koyun yiyor, kaç fıçı içki içiyor, dağdan inen insanları kendi denetimine alıp iradesizleştiriyor. Ölçüler bunlardır. Çünkü o şehirlidir. İnanna’nın geliştirdiği şehre de bu özelliklerle saldırıp ele geçiriyor ve iktidarını devreye koyuyor. Gılgameş destanın öyküsü budur. Bu mitolojilerle oluşturulan erkek tiplemesidir ve bu yolla tüm erkeklere Gılgameş gibi olmalısınız deniliyor. En azından biz olayı bu şekilde yorumluyoruz. Bugün kendisini DAIŞ olarak tanımlayan çete örgütünün yaptıklarıyla Gılgameş’in yaptıkları aynıdır. DAIŞ çetesi de kendi çıkarları için erkekleri ve kadınları kaçırıp tecavüz edip onları bu yolla düşürüyor ve kendi saflarına çekiyor. Hatta bu tecavüz olayını meşrulaştırmak için buna bir evlilik ismi de takıyor. Aslında DAIŞ, Gılgameş’in yeniden form kazanmış halidir. O gün nasıl erkeğe dayalı bir iktidar geliştirilmek istenmişse bugün de aynı şey yapılmak isteniyor. Bunu söylerken bütün erkekler böyledir diye söylemiyoruz. Bu zaten mümkün değildir. Söylemek istediğimiz erkek iktidar modeli bu şekilde yaratılmak istenmektedir. Bundan sonra işbirlikçilik gelişiyor. Destan doğa katliamının ve toplum avcılığının da yaşandığını gösteriyor. Enkidu, Hunbaba’nın yerini göstermek için onları sedir ormanına götürüyor. Bu ihaneti ve işbirliğini yalnızca Enkidu ile Gılgameş’in arkadaşlık ilişkisine bağlamak doğru değildir. Bu düşürülmüşlüğün sonucunda gelişen bir işbirliğidir.

Mitolojileri okuduğumuzda her sözcüğün arkasında ne var, ne denilmek isteniyor bunları anlamamız gerekiyor. Mesela bu destana baktığımızda başından sonuna kadar ataerkil bir zihniyettin inşasının olduğunu görebiliyoruz. Gılgameş’in bir erkek profili olduğunu belirtmiştik. Hem erkektir, hem kraldır. Gılgameş daha sonra devletin de temsilini yapıyor. Gılgameş şahsında iktidar yaratılıyor. Gılgameş destanında hem erkeğin hem de kadının tecavüz yoluyla düşürüldüğü anlaşılıyor. Toplum Enkidu’yu kabul etmiyor. Toplum içinde; “hain insanlar iflah olmaz” denilir. O da iflah olmayan bir kişiliktir, çünkü kendi toplumuna ihanet etmiştir. Daha sonra bir hastalıktan dolayı ölüyor. Niye öldüğü bilinmiyor. Kendisi, “benim üzerime lanet okundu” diyor. Bu durumu doğal toplumun laneti olarak yorumlayabiliriz. Doğal toplumda; kendi toplumuna karşı düşmanlık yapanlar artık yaşayamazlar, özgür olamazlar. Aslında bu da ona bir cevaptır. Biz Kürdistan’da bunu farklı bir şekilde de yorumlayabiliriz. Sonuç olarak; Gılgameş destanında erkek egemenliğinin yaratıldığı sonucunu çıkartabiliriz. O dönemde belli bir düzeyde kadın düşüşü yaşanıyor fakat kadın toplum içinde bir bütün gücünü kaybetmemiştir. Erkek kadınla bir rekabet içerisine giriyor ve kadının yarattığı değerlere el atmak istiyor. Tabii bu dönemde kadının bütün değerleri ve gücü bir anda elinden alınmıyor. Hemen birden bire düşüş yaşamamıştır, tanrıçalık değerleri bir bütün elinden alınmamıştır. Kadın Sümer uygarlık toplumunda bütün gücünü kaybetmemiştir. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta; ilk olarak kadının düşürülüyor olmasıdır. Önderlik de bu durum için şunu belirtiyor; “ilk önce kadın düşürülüyor, sonra erkek ve daha sonra bir bütün toplum düşürülüyor.”

 

Yalana dayalı bir destan: Yaradılış Destanı

Gılgameş Destanı dışında bir de Babil Destanı, Enuma - Eliş Destanı (Yaradılış Destanı) var.  Aslında bu destan başından sonuna kadar yalana dayalı bir destandır. Bu destan toplumun yaratılış öyküsünden bahsediyor fakat yaratılış daha öncesinden olmuş.  Doğal toplumda insanlar zaten ahlak kurallarını, politikasını oluşturmuş, ekimi geliştirmiş, kurallarını yaratmıştır. İnsanlar yaşamı yaratmış; hayvanlar gibi sadece bulduklarını yememiş, bırakıp gitmemiş bir toplumsallık yaratmış, bir kültür, bir dil yaratmışlardır. Fakat bunların hepsini inkar eden, yeniden bir yaratılışın olduğunu söyleyen ve aslında kendini tanrı yerine koyan bir zihniyetin Babiller’de olduğunu görüyoruz. Babil dönemini (M.Ö. 3.000.-2.000) Sümerlerin devamı olarak da tanımlayabiliriz. 

 Sümerlerden farkı nedir? Sümer uygarlığı sürecinde de kadına karşı bir saldırı vardı. Bu duruma kadından çalınan 104 Me örnek olarak verilebilir. Lakin kadının buna karşı gelişen bir mücadelesi, savaşı da söz konusudur. Kadın hala savaş sahasında yer alabiliyor. Fakat Babil sürecinde kadın güçten düşürülüp tanrılarla savaşamaz duruma düşürülüyor. Biz buna; Birinci Cinsel Kırılma diyoruz.  Tiamat ve Marduk (Tiamat tuzlu suların tanrıçasıdır. Marduk ise güneş tanrısıdır) öyküsü var. Bütün tanrılar Tiamat’a karşı savaşıyor fakat Tiamat’ı yenemiyorlar. Marduk Tiamat’ın oğludur. Marduk’un babası Ea gidip Marduk ile konuşuyor, aslında ona perspektif veriyor. Marduk etrafında bulunan bütün güçleri topluyor. Bütün tanrılardan perspektif ve babasından güç alıp Tiamat’a hem fiziki hem de düşünsel anlamda saldırıyor. Tiamat’ı orada öldürüyor. Onun kanından orman ve gökyüzü yaratıyor. İnsanın da onun kanından yaratıldığı söyleniyor. Bu destan M.Ö 2000 yıllarında yazılmış. Bu destanla kendilerine göre yeniden bir evren yaratıyorlar.  Marduk, Babiller’de bir tanrı katmanına ulaşmak için Tiamat’ı yani annesini öldürüyor. Yalana dayalı ideolojik bir inşayla, bir iktidar kompleksiyle kadının yarattığı her şeye sahip çıkmaya çalışıyor.  Yalan bir masal anlatılarak sanki evreni, doğayı her şeyi Marduk yaratmış gibi gösteriyorlar. Kadına asıl darbe burada vuruluyor. Kadın artık ana tanrıça İnanna gibi erkeklerle savaş alanından uzaklaştırılıyor, tanrılar meclisinden çıkarılıyor. Biz buna Birinci Cinsel Kırılma diyoruz.

Marduk’un ise elli tane isminin olduğu söyleniyor. Aslında bu isimler İnanan’ın isimleridir. Bu isimler İnanna’dan çalınmış ve kadının yarattığı değerleri temsil eden 104 Me de kadının elinden alınmıştır.  Bu dönemde tek tanrılı dinlerinde temelleri atılıyor.  Nasıl ki Marduk’un elli ismi varsa bugün tanrının da doksan dokuz isminin olduğu söyleniyor. Tabii bu süreçlerde her ne kadar  kadının direnişi devam etmişse de  artık tanrıçalık kültürü sona eriyor. Kadındaki düşme ve köleleşmeyle beraber toplumda da bir düşüş ve köleleşme yaşanıyor. Onun için bu destan her ne kadar diriliş destanı olarak adlandırılsa da aslında toplumu ters- yüz etme destanıdır. Bundan dolayı biz Babil Destanı’na,  Diriliş Destanı demiyoruz. Tiamat şahsında geliştirilmek istenen form direnişi geliştirmek isteyen kadın formudur. Kocası da olsa oğlu da olsa onlara başkaldırıp mücadele ediyor. Ama bütün tanrıların birden ona saldırmasına emperyalist bir saldırı da diyebiliriz. Günümüzde emperyalist güçler nasıl ki güçlerini birleştirip Kürdistan’a saldırıyorlarsa o zaman da bir kişi değil bütün iktidar güçlerinin (yani tanrıların) bir olup saldırması da aynı yaklaşımdır.

 

Mitolojilerle ataerkil dönem hız kazanıyor

Grek Mitolojisi de bir ataerkil mitolojidir. Burada da Zeus ve Hera’nın öyküsü anlatılıyor. Zeus Hera dışında birçok kişiyle evleniyor. Kimilerini kaçırıyor, kimilerini kandırıyor, bazen kendisini farklı farklı kılıklara koyuyor, kimilerine de tecavüz ediyor. Kadınları düşürmek için bin bir türlü  oyunlar oynuyor. Mitolojinin kendisi de bunu anlatıyor. Grek mitolojisinden sadece farklı ele alabileceğimiz şey Prometheus’dur. Prometheus Zeus’a karşı biraz anaerkil sistemin temsilini yapmaktadır. Biz öyle yorumlayabiliriz. Önderlik savunmalarında Prometheus’u yarı tanrı olarak tanımlıyor. Egemen tanrılardan ateşi çalıp insanlığa veriyor. Bu da bilgi, cehaleti ortadan kaldırma, aydınlık  olarak yorumlanıyor. Bir de kardeşine, “asla iktidarı temsil eden tanrıların elinden hediye alma” diyor. Bu sözü aslında toplumsal değerleri koruduğunu gösteriyor. Zeus Gılgameş’in gelişmiş bir formu olup günümüzdeki egemen erkeği temsil ediyor. Zeus bugünkü erkekle Gılgameş arasındaki bir erkek profilidir. Zeus döneminde tamamen ataerkil düşünce esas alınıyor. Tanrıçalığa dair, anaerkilliğe dair hiçbir özellik kalmamıştır. Geçmiş süreçlerde kadının elinde kalan doğurganlık özelliği de Zeus döneminde elinden alınıyor, daha çok çalınıyor. Mitolojiye göre Zeus büyücülük yeteneği olan bir kadınla evleniyor. Kadın da kendini Zeus’un elinden kurtarmak için kendisini karınca kılığına koyarak kaçmaya çalışıyor fakat Zeus onu fark edip yiyor. Daha sonra kendi anlından Athena adına bir kadın dünyaya getiriyor. Bu aslında erkeğin kendi fikrinden bir kadın profili yarattığını gösteriyor. Mitolojiye göre Athena dünyaya geldiğinde kılıç ve kalkanla geliyor ve savaşçı bir kadındır. Temel özelliği budur. Athena için, erkek gibi savaşan, babasının kızı söylemleri kullanılıyor. Böyle bir model yaratılıyor. Yani biz burada neyi yorumlayabiliriz? Erkek kadının doğurganlık özelliğini de elinden alarak, kendi düşüncesine göre bir kadın yaratıyor. Grek mitolojisinde kadının güzelliği ve estetiği de elinden alınıyor. Bir erkeği tarif edince kadın gibi tarif ediliyor ya da bir heykel yaptıklarında kadına benzetiyorlar. Grek mitolojisinde kabul görüle kadın profili Zeus’un karısı Hera’dır. Zeus onu ne kadar kandırırsa kandırsın, aldatırsa aldatsın Hera Zeus’u hep seviyor. Hatta onun için bin bir türlü entrika geliştiriyor.  Yani kadın Hera gibi kocasına sadık olmalı, Athena gibi erkek aklına göre savaşkan olmalı ve Afrodit gibi de güzel olmalı deniliyor. Ölçü böyle koyulur bunun dışında hareket eden kadın kabul görülmüyor.

Mitoloji dönemlerini böyle tamamlayabiliriz. Farklı mitolojiler de var tarihte fakat bu üç mitolojiyle birinci cinsel kırılma tamamlanıyor. Sümerler’de başlayan, Babiller’le tamamlanan ve Grekler’le de kırılmış bir kadın gerçekliği açığa çıkıyor. Toplumun ve kadının hakikati ters yüz ediliyor. Ataerkil sistem kendini oturtup topluma yayıyor. Bu algı artık yalnızca tanrılarda değil topluma da indirgeniyor. Erkek egemenliği geliştikten sonra özellikle Ortadoğu’da toplum doğadan uzaklaşıyor. Biz bunu Gılgameş Destanı’nda da gördük; analitik zeka sapma yaşıyor. Çünkü şehirleşme, sınıflaşma, devletleşme yani hiyerarşi gelişiyor.  Merkezi uygarlık gelişiyor. Yani analitik zeka yoldan çıkarılmış ve iktidara bağlı olarak dogmatizim gelişiyor. Savaş artık bir övgü kaynağı olarak görülüyor; savaşmak, savaşla bir şeyler elde etmek,  zor kullanmak, gasp etmek, el koymak, baskı yapmak, bunların hepsi bir hak olarak görülüyor. Savaşan kişi her şeyi hak ediyor. Yerüstü yeraltı her şeyi almayı hak ediyor.

 Babil kendi arkasında öyle bir kültür bırakıyor ki onlardan sonra gelen Asur İmparatorluğu insan kellesinden kale örmeye, sur yapmaya başlıyor. Ve bunları da bir övgü kaynağı olarak ele alıyorlar.  Herkes kendi tarihini yazarken onlar için gurur ve başarı kaynağı ne varsa onları yazıyorlar.  Asurlular da insan kelesinden sur yapmayı bir gurur kaynağı ve kahramanlık abidesi olarak gördüğü için kendi tarihlerine yazmışlar ve bu durum günümüze kadar gelmiştir.

Sonuç olarak;  toplumda Birinci Cinsel Kırılmayla beraber büyük bir yıkım gerçekleşmiştir. Bu aslında bir karşı devrim sürecidir. Artık anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçiş başlıyor. 

Devam edecek...