Amara’dan İmralı’ya hakikate ulaşan yaşam gerçekliği

Rojînda Garê

kadinindilinden dörtnisana iliskin Yavru bir kuşun kanatlanmasının vakti geldiğinde anası onu büyük bir uçurumun kenarına götürür. Sınırsız boşlukta uçmanın vakti artık gelmiştir. Yavru kuş büyük bir heyecan ve korku içinde nefes nefese kalır. Anası güven verici bakışlarıyla uçmanın zamanın geldiğini söyler.

Yavru kuş yüreğindeki uçmanın derin istemiyle tüm ikilemlerden sıyrılıp kendini boşluğa bırakır. Kanatlarına rüzgarın dolduğunu hisseder, bir iki çırpınıştan sonra kanatlanıp uçmaya başlar. Sonra rüzgarla sınırsızlığın tadına varıp, kendisi gibi uçan bir sürüye katılır. Ana kuş işte o zaman yavrusuna, “yaşama hoş geldin” der.

Her şeyi bambaşkadır bu toprakların. Sevinç ve acıyla doludur. Yaşamlar ölümün hemen kıyısındadır. Haykırışları ağıtlara karışır, nefretle iç içedir sevmeleri. En derin ikilemlerin kıl boyu ayırımındadır gerçekler. Kavga, yaşama enerjisinin güç kaynağıdır. Varolmanın gerekçesidir kavgalı olmak. Aksi çaresizce boyun eğmişliklerde kaybolup gitmedir. Bütün kavgaların sonucundaki kaybedişler ve kazanımlar olağanüstüdür. Çünkü olağanüstülük tarihseldir. Tıpkı eylem şiddeti gibi.

Bütün kavgaların sonu yeni başlangıçların çağrısına cevaptır. Yaratmak bir kader gibi işlenmiştir bu topraklara. Her yürek atışında yeniyi müjdeleyen canların sesleri yankılanır. Yaşam ve ölüm ayırımındadır doğuş. Doğuş yeninin çağrısı, özlemlerin en zirvesi, varolmanın ilk adımı, güneş ışığında kıvam bulmuş, tohumun ilk kıvranışıdır. Sevgiye dair ilk sözcüğün ifadelenip, kanatlanarak yaşama çığlıklı bir merhabasıdır. Çünkü doğuş Mezopotamya’dadır.

Tüm yollar ve zamanın biriktirdiği an Amara'da toplanmıştı. Bir uçurum boyuydu Amara.  Kutsallığın mekanıdır. Bir sondu ama yeni yazılan tarihin de başlangıcıydı. Son çırpınışıyla, bin yılların biriktirdiği acılarla yeni bir bahara kucak açıyordu Mezopotamya. Acılarla geçen zamanın ardında, labirentli, tuzaklı yolların sonunda yeni doğuşun sesleri yükseliyordu. Tıpkı ilk yaratma eylemindeki insanın sevinç dolu bakışları gibi heyecanlı bir dokunuş, hissedişti; kendi varlığının çabasıydı.

Güneş Amara’dan yükseliyordu. Doğa, baharı sıcaklığıyla hissettiren Güneş’in melodisine kapılmıştı. Matlaşmış renkler çiçek tazeliğiyle buluşup parıldayarak donuk bakışlara acısını dindirecek bir oğul sunmuştu. Zalim tanrıları tanımayacak bir oğul.

O, doğuşu kendini yaratma eylemiyle tamamlayarak anlam gücüne erişmeyi gerçekleştirdi. Çünkü bu toprakların her şeyi anlam kazanmayı bekliyordu, tarih kadar upuzun bir yol vardı önünde. Kendi benliğinde topladığı derin çelişkiler ilk isyana çağırıyordu. Yedi yaşında anlam gücüne erişmenin kavgasını başlatan bir çocukla yarım bırakılıp unutulan aşklar canlanarak yaşama umutla, tutkuyla sarılmanın enerjisini veriyordu. Aşk savaşmanın gerekçesiydi. Bütün aşklar sel olup benliğinde toplanarak bir baraj gibi bendini yıkmaya başlıyordu. Beş bin yıllık kader nağmelerine inat delicesine bir fırtına yükseliyor, çepeçevre kuşatılmışlıkları bir bir parçalıyordu. Tufan ve yeniden yaratılışın destanı bu defa tanrıçaların diliyle yazılıyordu. Yalancılığın ve zalimliğin maskeleri düştükçe makyajsız kalan suretlerin dehşetli görüntüsü tüm çirkinliğiyle açığa çıkıyor, kendi bataklığına gömülüyordu. Çırpındıkça daha da erken batıyordu. Çünkü sevgi her şeyi ateş gibi sarmalayarak arındırdı. Gerçekler kılıç keskinliğindeki yol ayırımında sevginin eleğinden geçiyordu. Bu özgür ve güzel olanın acısıydı. Ve artık sis perdeleri bir bir aralanıyor, tüm gerçekler sade ve yalınca benliğine kavuşuyordu, sürüklenen benliğimiz anlam kavgasına başlıyordu.

Kilidi kaybedilmiş dilimizi çözülerek yeniden söylemeye başladık. Yüreğimizde varlık bilincine erişmenin hazzını hissettik. Hep ışığı aramıştık. Oysaki ışık yüreğimizin gizli köşesinde saklıymış. Tıpkı bin yıllardır okyanusun dibinde kaybolmuş hazine gibi kendimizdeki ışığı keşfetmeye koyulduk. Önümüzdeki bin yılların labirenti karanlık uçurumlara giden yollarıyla duruyordu. Ama korkunun zamanı değildi şimdi. Çünkü ayrılıklar zamanı da çatlatmıştı.

Doğuşun sancıları ruhumuzda depremler yaratıyordu. Karanlık ve aydınlığın kavgasını benliğimizdeki duvarları parçalayarak, uygarlığın kavgasını yüreğimizde ve beynimizde vermeye başladık. Gerçeğin ışığında vaftiz olmaya, arınmaya başlayarak öze dönüşün çabasındayız. ‘Ekilen kara çalılar’ ve ‘yükseltilen duvarlar’ buluşmamız önünde hep engel yaratmıştı. Tuzaklarla, hilelerle dolu yolların serapları bin bir türlü maskelerle sahte bir çekiciliğe, ayartıcılığa oynuyordu. Yılan soğukluğundaki yollarda irin sellerini aşarak gerçeğin özüne, aydınlığına koşmaya başladık. Gerçek diye bilinen maskeli yüz düştükçe, biraz daha yaklaşıyorduk özümüzdeki cevhere.

Amara’dan İmralı’ya bir köprü uzanır. Tüm günahların bedelinin saklı olduğu sırat gibi keskin ve yakıcı olan bu köprüde öze dönüşün yolculuğuna başladık. Tarihi tanıyarak kendi gerçeğimizi bulmaya başlıyoruz. Bizden çalınanı tekrardan almanın kavgasına girerek kendimizdeki beş bin yıllık canavarla savaşıyoruz. Yalan ve zalim olan tüm çıplaklığıyla karşımızdaydı. Biz kendimizi yarattıkça o tükeniyor; kendi karanlığında boğuluyordu.

İşte şimdi yeni doğuşlarda bir keşif gibi her şeyi yeniden keşfedip ayrıntılardaki sırrı çözüyor, yankısını bulan ses gibi yayılıyor, yaşama ışık hızında sarılıyoruz. Sınırsızlığın özlemini kanatlanarak gideriyoruz. Sevgi öğretmenimizin dilinden uçmayı, sınırsızlığı, evrenin yüreğine dalmayı öğreniyoruz. Ve durmadan koşuyoruz yeniden doğuşlara, yeni buluşmalara.

��yΛ