Evrenin genel ilkeleri insan için de geçerlidir

ŞEHİT HELÎN MURAT

kadinin dilinden jpegUçsuz bucaksız evren bin bir çeşit varlıkla dolu. Doğa o kadar renkli ki… Çok çok zengin… Büyülenmemek elde değil kuşkusuz. Var olan her şeyin de kendine has özellikleri var. Bir kimliği, bir kişiliği var. Kişilik derken sadece insanın sahip olabileceği bir özellik olarak algılanmamalı.

Taşların, rüzgârların, yağmurların, bulutların, yeşilliklerin, kuşların birer özgünlüğü ya da farklılığı derken bu aynı zamanda bir kimliği ifade ediyor.

Evrende her oluşumun, her maddenin bir tarihi vardır. Yıldızlardan, taşlara, sulardan madenlere, bitkilerden hayvana ve insana kadar gelen yaşam akışının bağrında nice gizler saklıdır. En küçük bir su damlacığının oluşması bile bütün evrenin çabasının sonucudur. Bu nedenle bir papatyanın da kişiliği var, bir rüzgârında… Şöyle ki, güneşin ışıkları bile yeryüzünün her kıvrımına, her parçasına aynı biçimde ulaşmazken, aynı şekilde yeryüzündeki bir suyun, bir kayanın, bir ağacın da güneş ışınlarını alması kendine göredir. Öyleyse hiçbir şey aynı davranışı göstermediğine göre bunun başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Evet, doğanın her öğesinin birer kişiliği vardır…

Neden bu kadar zenginlik?  Neden bu kadar çeşitlilik?  Her şey hem birbirine benziyor hem de bir o kadar farklı. Hem yakın hem uzak… Hem küçük hem büyük… Hem sade hem karmaşık… Kısacası birbirine çok benzediğini düşündüğümüz her şeyde farklılık var. Sadece meşe ağacından oluşan bir ormana baktığımızda bırakalım hiçbir ağacın diğerinden farklılığını, tek bir ağacın her bir yaprağının şekli ve renkleri de aynı değil. Yeşil renk o kadar sınırsız çeşitlilikte ki… Sanırsam bu yeşil okyanusunda, yeşilin tonlarına ad koymaya kalkarsak altından kalkamayız. Sonsuz yeşil renk, sonsuz sarı, sonsuz kırmızı, mavi…

Acaba –varsa- atomun sınırları büyük evrenin sınırları ile aynı büyüklük de olabilir mi? Birinde büyüklük diğerinde ise olabildiğince küçüklük… Neden olmasın? Bunu belki şu an tam bilemiyoruz. Ama böyle bir şeyin aynı olmasını düşünmek bile insana büyük heyecan veriyor. Gerçekten çok çok ilginç değil mi? Bu konuda biraz zihin jimnastiği yapmakta fayda var. Evrenin büyüklüğünü anlamak açısından gökyüzündeki milyarlarca yıldız, galaksilerin birbirinden olan uzaklıkları ve sayısız sayıları göz önüne getirilirse nasıl bir büyüklük ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Öte yandan atom altı evrende de sayısız parçacıkların birbirinden olan uzaklıkları neredeyse yıldızların birbirleriyle olan uzaklığı kadar olduğunu düşünelim. Bu şimdilik sadece bir tartışma konusu. Ama uzak bir ihtimal de değil. Maddenin en küçük parçası dediğimiz atomun tespit edilen parçacıkları yeni keşiflerle sürekli değişiyor. En küçük parçacıkların daha da altında başka küçük parçacıklardan bahsediliyor. Böyle derinliklerde hep parçacık, hep parçacık… Nereye kadar bu parçalanma diyebiliriz. Evet, küçük bir parçacık onunda altında bir diğeri ve sayısız küçük parçacık… Acaba bu, sonunda bizi yokluğa götürmesin mi? Belki de varlık- yokluk denilen ikilem budur. Nasıl ki evrenin büyüklüğü akıl sınırlarımızı zorluyorsa atom denilen diğer küçük evren de böyle, algılamamızı zorluyor. Evren, kuşkusuz sayısız gizleri içinde barındırıyor. En küçük parçacığından en büyüğüne kadar sırlarla dolu. İnsanlık DNA şifresini ve atomu parçalayarak yaşamın gizlerini giderek anlamaya çalışıyor olabilir. Ama sanırsam gizem her zaman olacak ve doğa bizi şaşırtmaya devam edecek.

         Varlık, binbir çeşit oluşumla kendisini süreklileştirmiş olabilir mi? Bunca çeşitliliklerin ardında aynı ve tek bir köken mi var? Ya da başka bir değişle varlık tek midir? Aynılık kendini çeşitlilikle ölümsüz mü kılıyor?  Evrendeki her şeyin aynı kökene sahip olduğu giderek anlaşılıyor. Yani varlığın malzemesi, ya da hamuru aynı. Başka bir değişle her birimiz evrenin aynı malzemelerinin ürünüyüz. Ve tüm zamanların ruhunu taşıyoruz. Nasıl ki evren anlaşıldıkça insan anlaşılıyorsa, aynı şekilde bir atomun anlaşılması evrenin ya da insanın anlaşılması anlamına da geliyor.

Başlangıçta sadece atom vardı. Atomun- değişik diziliş ve biçimi- hareketi sayısız varlığa yol açtı. Hava, taş, toprak, su, maden, ağaç, bitki, hayvan ve insan… Öyleyse varlığı ya da maddeyi bir hareket gibi düşünebilir miyiz? Bunca çeşitlilik olmadan evren ya da yaşam olabilir miydi? Evreni oluşturan ilk parçacıklar,  sürekli bir hareket halinde olmasaydı, bugün bu kadar varlık oluşamazdı. İlk parçacıklar neden sadece dağılma değil de aynı zamanda birleşmeyi tercih etti? Sonrasında da bu ikilem hep devam ede gelmiştir. Daha doğrusu neden hem birleşme hem de dağılma… Tüm evrenin çok küçücük bir noktanın patlamasından çıktığını düşünmek de akıl sınırlarımızı zorluyor olabilir. Ama şimdilik bilimin evrenin oluşumuna yönelik bu teorisi en çok kabul gören izah olduğunu da inkar edemeyiz. Bir bilim insanının dediği gibi “hepimiz yıldızlardan geldik” sözü öz itibarıyla yanlış değil. Tekrardan çeşitlilik kavramına dönersek, çeşitlilik, evrenin temel özelliğidir. Çeşitliliğin anlaşılması için bir kez daha atomun derinliklerine gitmeliyiz. Buradaki bunca hareketin, çeşitliliğin, özgür ortam olmadan gerçekleşmesi mümkün değil. Atomun bünyesinde tüm olup bitenler sayısız tercih eğilimiyle bağlantılı. Buna esnek ortamda diyebiliriz. Evrende en küçük toz zerresinin, su damlasının bir anlamı olduğu kuşkusuz. Yoksa bu kadar çeşitliliği izah etmek zor olacaktır. Her parçacığın ve dalganın atomun hareketinde bulunma ihtimali her parçacık için geçerli bir özelliktir. Yani doğada hiçbir ayrıntı küçümsenmiyor. Var olan hiç bir şey etkisiz değil, bir iradesi, anlamı var. Hiç durmayan hareket sonucu sürekli bir yenilik doğuyor. Doğa, önüne çıkan her şeyi yok etmiş olsaydı, bu kadar zenginlikle karşılaşabilir miydik? Bunca çeşitlilikten, doğanın her koşulda yaşatmayı esas aldığı anlamını da çıkarabiliriz. Çeşitlilik, doğanın yaşatma eğilimiyle oldukça yakından bağlantılı.

Evrenin genel ilkeleri insan için de geçerlidir. Tür olarak insan belki evrenin son aşamasının bir ürünü. Bir kelebek, bir bitki ya da bir bakteri bu dünyada bizden daha eski. Ama doğa, milyarlarca yıl daha ilk atomdan beri, adım adım insanın koşullarını oluşturdu. Öyle sanıldığı gibi bir anda oluşmadı insan. Bu nedenle insan, tür olarak en son ortaya çıkmış olabilir, ama bu onun kendi başına ele alınması anlamına gelmiyor. İnsanda maddenin ve biyolojik evrimin tarihini görmek bunun ispatı olsa gerek. İnsan için evrenin toplamı denilmesi belki de bu yüzdendir. İnsan 'kendini bilmeye' çalışırken ya da gerçekliğe ulaşmaya çabalarken, acaba özünde evrenin gizleri mi çözülüyor? Bu soruyu bir başka açıdan da sorarsak; acaba evren, doğa, varlık denilen oluşum neden kendini düşünme ihtiyacı duymuş olabilir? Tüm bunların tartışılması yeni, üretken, zengin düşüncelere yol açacaktır.

 İnsan ve doğa ilişkilerinin incelenmesine ve yeni bir bakışa büyük ihtiyaç olduğu bir gerçeklik. Günümüz insanın özgür çıkışı buna bağlı. Etrafımızdaki her şeyin çeşitliliğini görmek ufkumuzu genişletecek, bize dinginlik, zenginlik, güzellik katarak, doğayla olan bağımızı hep canlı kılacaktır. Anlam ve duygu dünyamızın canlanması da beraberinde yaşama sevincimizi artıracaktır. Çeşitliliğin gizemi aynı zamanda insanlarla olan ilişkilerimizde birbirimizin değerini bilmeye, hoş görüye, demokratik bir zihniyete yol açacaktır. Artık yaşama bir sanatçı ya da bir edebiyatçı gözüyle, ruhuyla baktıktan sonra daha ne isteyebiliriz ki? Öyleyse evrenle, doğayla, insanla her an'ımızı doyasıya yaşayabilmek… Doğa ve insandaki çeşitliliğin büyüsünde doyasıya zenginleşmek, doyasıya güzelleşmek… Yeter ki evreni gören, duyan, hisseden gözlerle bakabilelim… Gerisi sevgidir, ruhun şahlanmasıdır, yağmur gibi düşünce seline boğulmadır…