ZÎLAN’IN ARDILLARI

Savaşan Kadın

 zilan savasan kadin

"Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum."

 Ve ilk adımını attı. Zeynep artık hedefe yürüyordu. Munzur'du yürüyen, Kutu Deresi’ni böle böle ilerliyordu. Adımlarında kavuşan Mem u Zîn'di. İntikam kasırgasıydı adımlarının hızı.

Alnında bir ışıltı belirdi. Deriye Sim yeniden Kürdistanlılara açılıyor, işgalcilere kapanıyordu. Adımları sıklaştıkça Munzur Baba, yaylalarda bir su olmaktan çıktı, Dersîm'e indi, bir eliyle Zeynep'in sırtına dokundu, gücüne güç kattı. Seyit Rıza son anlarına yakın yetişip yükünü kontrol etti. Meydanı Alişer'in sesi titretti, Besê Ana yanına aldı Azime'yi, Berivan'ı, Zekiye'yi, Bêritan'ı. Bu doğumda ebelik etmeye geldi. Zeynep yürüdükçe Zîlan oldu. Zîlan artık cesetlerin doldurulduğu bir vadi değil, cesetlerin dirildiği bayındır bir ülkeydi. Yürüdü Zîlan, yürüdükçe Haki'yle, Mazlum'la, Hayri'yle sohbet etti. Güneşin bir salkımından Aşiti kanat çırparak gelip, Zîlan'ın alnına bir öpücük kondurdu. Başkan APO ardı sıra seslendi; "Zîlan yoldaş temponuzu biraz daha arttırın. Doğum özgürlüğün şanına layık olmalı!"

Zîlan artık özgürlük ülkesindeydi. Haykırdı. "Yaşasın Başkan APO!" "Yaşasın Kürdistan!" Askerler panik içinde soruyorlar: "Ne ol... " Her yerde aynı ses yankılanıyor. Yer, gök, dağlar, sokaklar, duvarlar haykırıyor intikam! Havada karaçalılar ve güller uçuşuyor. Her yer kan kızılına boyanmış. Yere düşen karaçalılar inliyor. "Ay anne!" diye inliyor kimisi. Çalıların üzerinde çakal sürüsü toplanıyor, acı acı uluyarak. Güller ise uçuşuyor, Dersîm'in üzerinde dört bir yana yayılıyor.

Sabırsızlıkla bekleyenler "doğum gerçekleşti, doğum gerçekleşti" diyorlar. Zîlan'ın gül kokulu yüreği telgrafın tellerine takıldı. Hayri müthiş bir coşkuyla toprağı yararak başını yerden kaldırdı. Telgrafın tellerine baktı. Şiirinin dizgesini değiştirdi. "Telgrafın tellerine kadın yürekleri takılıyor artık." Tekrar başını toprağa yasladı.

Ağaçların içinden şahin bakışlı bir serçe yeniden kanat çırparak peşine diğer serçeleri de takıp çıkageldi. Küçük, narin ama keskin gagasıyla Zîlan'ın yüreğini önce okşadı, sonra özenle kanadına takılıp başladı gökyüzünde süzülmeye...

Güneş batmak üzereydi. Zîlan seher vaktinde güneşle kucaklaşmak, o temiz bir serçe seher vaktini kaçırmamak için var gücüyle kanat çırptı. Ardından diğer serçeler de çırptılar kanatlarını masal dilinde bin bir gece.

 Doğan ise, "Özgürlük Manifestosuydu."

Ve insanlık yazıldı böylece…

Yücelerden seyretti Sema onu, sesine ses, eylemine cevap oldu.

 Ve haykırdı;

“Başkan Apo'nun öğretisi ve Zîlan yoldaşın vasiyeti bizlere yürümemiz gereken yolu göstermiştir. Bize düşen görev anlamak, kavramak ve uygulamaktır.” diyerek.

Bedeninde yanan alevle insanlığın yol göstericisi oldu.

Ardından Fikri geldi:

“Sema benim komutanımdır, ben onun emir eriyim” diyerek.

Rewşen başı dik bir şekilde yürüyordu özgürlük meydanına yârine ulaşma umuduyla. Bu topraklar yitik sevdalara şahitlik etmişti. Ama o yaşamıştı, görmüştü, tanıklık etmişti, uğruna canların verildiği bu topraklardaki aşklara… Yüreğindeki hakikat aşkıyla yol aldı. 

   “Düşmana olan kin ve öfkemizi, partiye olan sevdamızı Zekiye, Bêrîvan, Ronahî ve Zîlan yoldaşların soylu eylemleri ile gösterdik ve göstereceğiz. Hiçbir güç bizi bu ruhtan, inançtan ve haklılıktan alıkoyamaz” diyerek bayrağı devir aldı.

Ardından Bermal (Güler OTAÇ);

“Tarih boyunca her dönem, egemen sınıfların boyunduruğu altında yaşadık. Tüm insani haklarımız ellerimizden alındı. Ardından gözyaşı geldi, zincirlerden başka hiçbir şey reva görülmedi. Binlerce evladınızı bu mücadele uğruna şehit verdiniz. Böylesi bir dönemde halkımın bir evladı olarak, kinini, öfkesini ve intikamını, kendi vücudumda bir bombaya dönüştürerek düşmana kusmaya karar verdim. Halkıma karşı bu son görevimi de böyle yerine getirebilirim. Bu kutsal mücadeleye katabileceğimiz hiçbir şeyimiz olmasa dahi kendi vücudumuzu, saldırı ruhumuzu bir bombaya dönüştürerek düşmana yöneltebilecek bir inancımız var. Bu inanç halka bağlılığın inancıdır, bu inanç partimiz PKK ve onun kutsal önderi Başkan APO'nun inancıdır” dedi.

Bu bayrak hep semalarda dalgalandı ve dalgalanmaya devam edecekti. Yaşanılacaksa bir yaşam ya özgür olmalı ya da hiç olmamalıydı. “Güneş karanlıklara mahkum olamaz” diyerek güneşimizin etrafında ateşten çember ören yoldaşlarımız bu bayrağı devraldı. Yüzlerce can bu yolda ‘GÜNEŞİMİZİ KARARTAMAZSINIZ’  sloganıyla ilerledi.

Tek bir slogan ve tek bir duruşmayla.

“Kendimi 24 Eylül'den 4 Ekim Amed katliamına uzanan bir çizgi haline getirmek istiyorum. Sema öğretmenim bana bunu öğretti. Fikri yoldaş, Sema yoldaşın askeri, onun komutası altında kendisini ölümsüzleştirdi. Ben de Sema ve Fikri yoldaştan M. Halit Oral'a kadar gelen birer PKK savaşçısı olarak kendimi ölümsüzleştiriyorum.”

Mehmet GÜL

“Tıpkı Sema gibi, Fikri gibi, Murat Kaya gibi, M. Halit Oral ve Mehmet Gül yoldaşlar gibi, ben de kendimi feda edeceğim”

Ali AYDIN

“14 Temmuz direnişçileri, Zîlan, Sema, Fikri ve Halit Oral yoldaşlar bunu emrediyor. Eylemimle onların iyi bir takipçisi olduğumu göstermek ve onlara bağlılığımı haykırmak istiyorum. Onlar, zindan duvarlarını aşarak Önderlikle buluştular. Ben de Önderlik çizgisi ve şehitler gerçeğiyle buluşarak düşmanın imha saldırılarına cevap vereceğim.”

Bager (Bülent BAYRAM)

Zindanlar artık direnişin kalesi olmuştu. Karanlığın hüküm sürmek istediği yerde güneş huzmeleri yansıyordu. Hiç kimse güneşimizi karartamazdı Dörtlerin özgürlük çığlığının Mazlum’un ateş dansının, Pir ‘in onur savaşını verdiği zindanlar artık meydanlar da. Zîlan’ın ses, Sema’nın ışık, Fikri’nin savaşçı olduğu bir ülkede…

   Ve yürüdüler korkusuzca cellâttın yüzüne zulmü tükürürcesine.

Zalim zulüm süremezdi bu topraklarda…

Erdal’ın yemini vardı

“Ya Önderlikle yaşam ya da yaşamama ve yaşatmama! "

Yaşanmaması gereken neydi bu topraklarda, Erdal’ın yemini ne için ve kim içindi?

Bu topraklar zalimin zulmüyle tanışmadan önce tek yaşadıkları barış ve huzur dolu bir yaşamdı. Ölüm yoktu, yargısız infaz, faili meçhul, kimliksizlik yoktu bu topraklarda. En önemlisi de gözyaşı akmazdı analarımızın gözünden. Madem ters yüz edilmek istenen bir sistem vardı; o zaman zalimler kol gezemezdi bu topraklarda istediği gibi. Buna dur diyecek binlerce yiğit kız ve oğulları vardı. “Onurlu ve güzel bir yaşam için canımızı ortaya koyduk. Her ne kadar bedenimizde taşısak da bu canı, bir halka ait olduğu bilincini taşımakta ve bunu Kürt halkının özgürlüğü ve kurtuluşu için yerinde ve zamanında değerlendirmeye hazır olduğumu belirtirim”  diyerek Erdal intikam yeminini vererek eylemini gerçekleştirdi.

Halaya durmuştu dağlar, ovalar selama, gümbür gümbür geliyordu APOCULAR. Ayak sesleri yeri inletirken bedenlerine bağladıkları bombaların sesi arşı deliyordu. Etrafı bir sessizlik sardı. Yeni doğum gerçekleşiyordu. Başı olan sonu olmayan bir halaydı bu, tek ezgi özgürlüğün çığlığı.

Ve Dengtav er meydanındaydı. ‘Kimdi bizleri karanlığa mahkûm etmek isteyen Güneş’imizi bizden esirgemek isteyen?’ diyerek.  Yüzündeki güzellikle Güneş’e doğru yürüdü.

“Acılar, sevinçler, umutlar ve hayaller içinde yoğrulmuş, bu güne kadar onuru ve özgürlüğünden başka hiçbir şey düşünmeyen, zafere kilitlenmiş bir halkın içerisinden gelmek onun değerleriyle yaşamak bu mücadelenin bir neferi olarak görev ve sorumluluklarımın ne olduğunu da apaçık ortaya koymaktadır. Bu görev ve sorumluluklarımı tüm aklım, benliğim, bilincim ve yüreğim el verdiği oranda sonuna kadar yerine getireceğimden hiçbir kuşku duymadığımı ve üzerime düşen ne varsa yerine getirmekten çekinmeyeceğimin sözünü kahraman halkıma bir kez daha yenilemenin gururu içindeyim” diyerek. Gökyüzünde bir yıldız ve dillerde efsaneleşen fedai oldu.

“Her şeyden önce kendimi emekle ifadelendirmek ve emeğin özünde yaşamın ciddiyetinin farkına, anlamına ulaşma çabasındaydım. Yine nice insanın hayallerinin ve umutlarının öncüsü olarak gelmiştim” diyen Ronahî yaşamın tanımına ulaşmıştı. Peki, neydi yaşam? Neden her gün katliamlardan, kıyımlardan geçiyordu. Uğruna binlerce canın verildiği yaşam anlamını ne zaman yitirdi? Peki, herkes yaşıyorum diye geçinmiyor mu ortalıklarda? Onlar hangi yaşamı yaşam olarak tanımlıyordu. Her şeyi içinde barından tek bir söz vardı. Ve Ronahî de diğer yoldaşları gibi anlamlı yaşamın sırrına ermişti.  Ve bu sır sadece Ronahî’nin yüreğinde kalan olmadı o ve onun gibi binlerce yoldaşı bu sırra erişmek ve bu yolda yürümek için canlarını feda etti.

Tek bir yürek iki can yürüdüler aydınlığa giden yolda. Yol arkadaşları, hakikat sevdalıları olarak tamamladılar yollarını. Onları ayrı ayrı düşünmek imkânsızdı artık; Eriş Andok'la, Andok Eriş’le özdeşleşmişti. Aynı yolda, aynı amaca yürüyen ikiz ruhtu onlar.  

Ve Eriş söze başlamıştı; “ben birey olarak bu dağlara, vermiş olduğum kararlara ulaştığımda, bunun bir hızının olması gerektiğini ve sadece sürüklenerek değil kulaç atarak doğrultuya gitmenin kararlılığı ile yaşama katılmaya, Önderlik gerçeğini anlamaya, gerillanın büyük kahramanlıklarla kanıtladığı mücadelesine bağlılığımı güçlendirmeye ve yoldaşlığına olan büyük inancımla, özgür Kürt ve Kürdistan’ı yaratmaya olan büyük umudumla pratiğimi geliştirmeye çalıştım. Eğer gerçekten katılma kararı almışsam ve bunu gerçekleştirmişsem, bu mücadeleyi en üst düzeyde yürüteceğim ve ne olursa olsun hiç bir zaman PKK dışında bir yaşamı kabul etmeyeceğim.”

 Andok, Eriş’in bu sözlerini duyar duymaz; “bunun için diyoruz ki; ‘Fedailik PKK’nin yaşayan özüdür.’ Fedai bir parti ve bunun en büyük fedaisi Önderliktir. Bundan kuşku duymak ve gerekeni yapmamak en büyük ihanettir. Fedailik her zaman halkın, toplumun ve bireyin özgür irade ve vicdani sorumluluk olarak en özgür eylemi ve en büyük yoldaşlığın zirveleştiği odaktır. Fedailer güvendikleri değerler için eylem yaparlar. Biz de en büyük amaç bu yönüyle Önderliğe bağlılık,  Önderlik çizgisinin sevilen bir yoldaşı ve fedaisi olmaktır.”  

Fedailik yeni yaşamın adı olmuştu

 Gözlerini dünyaya yeni açmış üç can. Daha doğar doğmaz kulaklarına 'fedai, fedai, fedai' diye fısıldanmıştı.

Yaşam, evrenin zamanla dansıdır. Sahnede izlediğin, aşk ve hakikatin öz arayışıdır. Bu dans vuslat için bir savaşım, mücadeledir. Perdenin önü de, arkası da hüzün ve tutkudur. Acı çekse de aşk sabreder ve ne kadar sancılı da olsa bırakmaz hakikatin elini. Hakikat tutup belinden kavrayınca aşkı dans başlar. Çünkü hakikatin kavradığı cesaretidir aşkın. Bu dans ateş yürekler ister, bu dans alevli gözler ister, bu dans yanıp yanıp sönmeye hazır yürek ister. İster ki alevler sarsın hücreleri, ister ki tutuşsun gecenin maviliğinde. Sonra üşür aşk, hakikat sarınca yeniden ısınır yüreği, bırakır ruhunu maviliğin serinlerine ve titrer aşk; kirpiklerine çiğ düşer, savurur saçlarını bir seher yeli ve sessizliğe akıtır kalan son damla gözyaşını.

Harun; Botan ve Erdal’a anlatmaya başladı fedailiğin gerekliliklerini Komutan Zîlan’ın onlara emrettiklerini:

“Biz Mezopotamya çocukları olarak bu pervasızca saldırılara karşı, en radikal tavrımız fedai tarzda kavgaya tutuşmamızdır. Fedainin en temel ihtiyacı başarı ve zaferdir.  Bunlar olmadan yaşayamaz. Fedainin yaşamı şahadet uykusuna daldığında; çok sert geçmiş kışlar, tufanlar, yıldırım ve şimşekler sona erer, halkının üzerinde olan karabulutlar kalkar ve yerini baharın şölen havasına bırakır. Yani bir fedai her zaman kendinden sonraki yaşamı yüce kılar. Sadece bir eylem tarzı değil, fedailik bir yaşam adıdır. Bu yaşamda niteliksel gelişim ve ruhsal adanma vardır. Aşkın ve tutkunun buluşma heyecanıdır.” demesiyle Botan söze girdi; "bu gün Önderliğimiz tarafından verilen hiçbir şans doğru değerlendirilmiyorsa, inkar ve imha politikası hala devam ediyorsa o zaman gün cevap olma günüdür.

Erdal zafer’in ayak seslerini küçük çocukların yüreğindeki umut kıvılcımlarını ve annelerin zılgıtlarını duyar gibiydi.  Bunun için haykırıyordu; “heyecanlıyım! Şimdi yoğunlaşmayı emeğe, pratiğe yansıtma zamanı… Şimdi verilen sözleri yerine getirme zamanı, sahip çıkma zamanı… Şimdi yüzyıllardır yapılanların hesabını sorma zamanı… Şimdi yoldaşlara bağlılığı, özlemi ispatlama zamanı… Şimdi intikam zamanı …”

 İnsanlık devriminde görün bizi

Özgürlüğe gebe alevlerde tutun bizi

Küllensin bedenimiz

Engin semalara, derin mavi deryalara,

Kızıl sarı bozkırlara

Arifesinde ufkun ülkemizin heybetli dağlarına

Serpin bizi.

GÜNEŞ'in ışıklarına serin,

Gökyüzüne gömün bizi

    …                               

 Zamana sığmayanlar: Pozantı ‘da iki yürek, iki can

Uzun uzadıya geçen

Bir zaman diliminin

Kıyısına köşesine sığınmaktayım

İstediğim sadece küçücük bir an

Küçücük…

Ben o anda varolmak istiyorum

O anda tüm zamanları içime sığdırmak

Zamana sığmak istiyorum

Artık anlamsızdır benim için

Akrep ve yelkovan

Gün, ay ve yıllar

Sadece o an’ı yaşamaktır

bütün çabam

Çünkü ben zamana sığmam…

Güneş’e yaklaşınca bir alev sarar aşkı ve hakikati. Bedenleri tutuştukça külleri birbirine karışır ve bir Anka misali kanatlarını çırpan bir beden, bir ruh, bir yaşam beliriverir. An gelmiştir; evreni zamana, zamanı evrene sığdıran yürek yaratılmıştır. Aşk hakikate kavuşturulmuş, yaşam anda anlam bulmuştur. Daha güçlü çırpıp kanatlarını, daha da göğe yücelme, uzaklaştıkça Güneş’e yaklaşma zamanıdır; uzak diyar özgürlük, yakındır artık!

Şiyar: “ halkın büyük emekleriyle ortaya çıkardığı devrimi sahiplenmeye gidiyorum” derken Welat’ın zafer çığlıkları yankılanıyordu Pozantı sokaklarında, bir anne zılgıt çekiyor. Bütün sağırları uyandırırcasına; "Welat geldi, Welat geldi, Umut geldi, Şiyar geldi." Welat  zılgıta cevap verdi;

“Her türlü göreve hazırım ve zafer bizim olacak.”

   Susar herkes; aşk ve hakikat susar. Hırçın bir ses sarar her yeri. Asi bir çıkışla umudun ezgisi çalarken baş kaldırır aşk ve yavaşça kendine doğru çeker hakikat. Sonra Güneş’in ilk ışığı uzaktan değer gözlerine; aşk da hakikat de parıldar…

        PKK, yaşamın anlam deryasıdır. Gün geçtikçe daha derinleşmekte, daha büyümekte ve yükselmektedir. Bu derya okyanuslara kafa tutar. Çünkü dalgaları okyanusların savurganlığında değil, sevda tufanındadır. Gizleri görünmeyen uzaklıklarda değil, farkındalığına vardığın anda bir damla kadar yakınındadır, sesi duyamayacağın kadar kuytularda değil, derinliğini hissettiğin anda bir tebessüm kadar yakınındadır. Şehit Zîlan ile başlayan büyük aşk, anlamlı yaşam dalgası yıllar sonra bir suskunluğun çığlığı gibi, yeniden tufan yaratmıştır anlam deryasında. Tanrıça Zîlan‘ın özü Ekin, Dijwar, Dirok, Bahoz’ da buluşmuş.  Bu buluşma ki soğuk duvarların örüldüğü yürekleri tekrardan ısıtmış.

Hepsi tek amaç ve tek hedef doğrultusunda yürümüş , tek bir söz tek bir yeminle:

Dijwar Serhed ; “Cîzre, Sur, Silopî, Nisebîn, Hezex, Kerboran, Şirnex, Gever ve Kürdistan'ın diğer direniş merkezlerinde özgürleşen Kürd'ün beynini, yüreğini, kimliğini fethedemeyen işgalciler bu direniş merkezlerini 1990'lı yılların köyleri gibi Kürtsüzleştirmeyi hedeflemektedir. Ancak halkımızın sergilediği direniş Cîzre'de bir ananın şahsında dile gelen; ''Em natirsin! Em narevin! Em dev ji axa xwe bernadin!'' haykırışı bu onurlu direnişin zaferle taçlanacağını dost düşman herkese ispatlamıştır. Bodrumlarda direne direne şehadete ulaşacaklarını ama teslim olmayıp diz çökmeyeceklerini haykıran Mehmet TUNÇ yoldaşların bizden isteği, talimatı onlardan alınan direniş bayrağının zaferle buluşturulmasıdır”

Dirok Amed; "Önderlik için, parti için, halk için yapacağım en güzel şey bu eylemi gerçekleştirmektir. Bir anlamda Zîlanlaşmaktır. Gün bu gündür, yarın çok geç olabilir.  Düşmanın vahşeti karşısında sessiz kalmak ihanettir. Bu süreç benden böyle bir eylem istiyor. Düşmanın kalbinde patlamak ve Nisebîn’deki yoldaşlara nefes olmak istiyorum. Bu konuda inancım tam ve iddialıyım.”

Bahoz Hakkari; “Cizre’deki, Silopi’deki, Şırnak’taki, Hezex’teki annelerimizin, kardeşlerimizin ve arkadaşlarımızın intikamını almak istiyorum.  Ve onlara söz veriyorum intikamınızın alacağım.”

 Ekin; “Göreve gidiyorum çok heyecanlıyım, başaracağımıza inancımız tamdır.”

    Zîlan’ın özü evrenle bütünleşince özgürlük dağlarında her şeyde Zîlan kıblegâh olmuş ve her yelin sessiz dokunuşu, her gecenin mavi gizi, her suyun akışı, yaprağın kıpırtısı gülün rengi, yaşamın sevdası Zîlan’ca olmuştur. Çünkü Tanrıça diyarında Tanrıçalaşmayı yeniden diriltmiş Zîlan Yoldaş. Bunun içindir ki bu diyara gelen her yüreğe bir damla sevda olup damlamış ve gün geçtikçe yürekleri büyüterek anlam deryasına parça eylemiştir. Bundandır ki bu dağlarda daha büyük daha güzel ve daha heybetli yaşanmış ve ölümsüzleştirilmiştir.

  Sizlerde ölümsüzleştiniz yoldaşlar,  bizler de doğan her günde, parlayan her yıldızda, esen her yelde sizi görüyor ve sizin yüce kutsallığınıza sığınıyoruz.

 Ve sizin hakikat sevdanızla, size söz veriyoruz.