En büyük öz savunmamız toplum olmamızdır - 2

DILZAR DÎLOK

savasankadin ekimİnsanın en büyük öz savunması, toplum olmasıdır. Bunu gerçekleştiren de kadındır. Bütün varoluşuyla insan, mikro evren olarak tanımlanırken insan türünün ortaya çıkışı ve toplumsallaşması aşamaları, evren zekâsının nasıl kendini görünür kıldığını da göstermektedir.

 

İnsan gerçeği ile toplum gerçeği birbirinden koparılamayacağı gibi salt hacim olarak ele alınamaz. Bir araya gelmiş insanların bedensel toplamı toplumu oluşturmaya yetmez. Toplumun oluşabilmesi, insanların bir araya gelmesini şart koştuğu gibi bununla beraber, birlikteliklerde oluşacak yeni anlamları, yeni hisleri, düşünceleri ve yaşamları gerekli kılmaktadır. Toplum olma bilincinin verdiği hissi, sayıca çok olmak yaratmamaktadır. Kalabalıklarda yalnızlıkların duyumsanması, toplum olma bilincinin salt toplanmakla ilgili olmadığına bir izah getirebilmektedir. Nasıl ki insan olmanın bir ruhu varsa, toplum olmanın da ayrı bir ruhu vardır.

İnsan bedeni özünde, evrensel zekanın insandaki yansımasının cisimleşmesidir. Duymak için dış kulağın sesleri toplayan bir çanak şeklinde olması, gözlerin kendi esnekliğini ve korumasını yapabilecek bir kayganlıkta olması ve kirpiklerle de ayrıca korunması, bacakların insan bedenini taşıyacak kas gücüne sahip olması gibi çoğaltabileceğimiz fonksiyonlar insan zekâsının bedenleşmiş parçalarını oluşturmaktadır. Yine insanın durumlar ve olaylar karşısında gösterdiği tüm refleksler bir zekânın yansımasıdır. Bu refleksler negatif ya da pozitif olabilir. İnsanda duygu adını verdiğimiz sevinç, mutluluk, korku, heyecan, öfke, yorgunluk, acı, zevk ve diğer tüm refleksler insan zekâsının doğadaki -bu insanlar, hayvanlar ya da diğer varlıklarla girilen ilişkiler de olabilir- durum ve olaylar karşısında gösterdiği tepkilerdir.  İnsan, yaşamak için zekâya ihtiyaç duyar. Zekâ, doğanın bizlere varoluşumuzu tamamlamak için verdiği bir hakikat payesidir. Ki bu payenin farkında olarak bugüne kadar gelebildik.

İnsan bedeni, insan zihninden bağımsız bir nesne değildir. İnsan bedenine ait hiçbir organ salt nesneleştirilemeyecek kadar zeka ürünüdür. Zihin, öyle bir bütünlüğe sahiptir ki, bedenin en küçük parçası da olsa kendisi olarak düşünür ve bütüne bu düşünüşünü katar. Örneğin, koca insan bedeninde bir karıncanın ısırdığı yeri hemen biliriz. Bir sivrisinek başımızın üstüne konup ısırdığında hemen hissederiz bir sinek ısırığını. Çünkü o bölgedeki hücre sineğin ısırması olayı karşısında acı ya da yanma hissi duyar ve bu hissini sinirler yoluyla hemen beyne aktarır. Bu durum, beynin bir kontrol durumu değildir salt. Her hücrenin kendi işlevini beyine bildirmesi yoluyla bütünlüğe katılmasıyla ilgilidir. Beyinde acı/yanma hissini oluşturan bir uyanış gerçekleşir ve insan o küçücük an içinde hemen elini sineğin ısırdığı yere götürür.

Acı duyma bilinci bir zekâ biçimidir. Acının farkında olmak bir zekâ emaresidir. Kendi toplumsal gerçekliğimize baktığımızda acı çekmek ve acı çektiğinin farkında olmamanın ölmekle eşdeğer olduğunu görürüz. Acı çektiğinin bilincinde olmayan toplumlar iflah olmazlar. Bir zihinsel ölüm vardır işin içinde ve bu durum o toplumu cesetleştirir. Aynı durum tek tek o toplumun bireyleri için de geçerlidir. Yine aynı şekilde haz duymak da bir zekâ biçimidir. Mutluluk bilincinin bir anda yoğunlaşmasıyla oluşan haz, insan zekâsının yaşamla karşılaşmasıyla ortaya çıkabilir. Tüm çarpıtmalara rağmen haz, insanın insan olması farkını ortaya koymaktadır. Sivrisinek örneği gibi, yaşanan küçük bir olay karşısında gösterilen tepkinin büyüklüğü yaşanan olayın farkında olunmasıyla ilgilidir.

Farkındalık insan zekâsının en temel özelliğidir. İnsanın evrendeki yerini diğer canlılara nazaran değiştiren hakikat, zaman karşısındaki farkındalıktır. Kendi an'ı dışındaki anların farkında olabilen tek canlı olması insanın farkıdır. Günlük yaşamda karşılaştığımız farkındalık durumu hayat karşısındaki duruşumuzu ortaya koyar. İnsanın farkındalık düzeyi, o insanın hayatı karşılama düzeyini gösterir. Yürürken etrafına baktığı halde etrafta neler olduğunu, doğanın kendi akışkanlığını nasıl süreklileştirdiğini ya da içinde sıkıştırıldığı kapitalist sistemin kendi akışkanlığını nasıl süreklileştirdiğini fark edemeyen insanın zekâsından kesinlikle şüphe edilir. Bazı durumlarda yanındaki ya da karşısında gerçekleşen bir olayı fark edemeyen insanlar için “ayakta uyuyor” denir. Ayakta uyuma, uyanık görünmesine rağmen zihnin kapalı olduğunu gösterir. Zekâ, her ne kadar insan uyuduğu zaman tam olarak uyumuyor olsa da, uyanık olduğu düzeydeki kadar bir aktivite gösteremez. Örneğin uyanıkken duyulan fısıltı düzeyindeki sesler uyurken duyulmaz. Uyanıkken rahatsız olunan kokulara uyurken katlanır olmak bilincin uyku halinde olmasıyla ve zekânın bu durumlara yeteri düzeyde cevap verememesiyle bağlantılıdır.

Belli bir zekâ kapasitesine sahip olan insan, bu zekânın sayesinde yaşamını anlamlandırdığını sezgisel olarak fark edecektir. Bu farkındalık da insanda daha fazla zekâ ile yaşamı iç içe geçirme ihtiyacını doğuracaktır. Zekânın özgürlük demek olduğunu hiçbir değerlendirmemizde unutmamamız gerekmektedir. İnsanın daha fazla zekâyla yaşamasından söz ederken daha fazla özgürlük demiş oluyoruz. Çünkü insan varoluşsal olarak özgürdür ve sezgiselliği insanı bu özgürlük eğiliminin doğal bir savunucusu kılar.

Yorgunluk da diğer örnekler kadar zekâ ile ilgili bir durumdur. İnsanın yorgunluğunun farkında olması, bedenini tanıması ve ona göre kendi devinimini belirlemesiyle ilgilidir. Bu durum büyük oranda bilinçle bağlantılıdır. Normal şartlarda on dakika yürüdüğünde yorulan birisi durmaması ve yürümesi gerektiğine kendini ikna ettiğinde on dakikadan fazla yürüdüğünde dahi bu yorgunluğu hissetmeyecektir. İnsanın yorgunluk sınırlarını genişletmesi onun bilincinin sınırlarını değiştirmesiyle ilgilidir.

Zeka ne kadar esnekse insanın kendini savunması da o kadar mümkündür

İnsan bedeninin nesne olmadığını ve hiçbir organın nesneleştirilemeyeceğini belirttik. Kadın ve erkek olarak iki cinse ayrılan insan türünün her iki cinsin bedenindeki somutlaşması farklı olmaktadır. “İnsan evrenin özetidir” derken kastedilen insan tanımına kadın daha yakındır. Evrende çeşitlenerek, çoğalarak, farklılaşarak kendini süreklileştirme özelliğini bir zekâ kanıtı olarak ortaya koyduk. Bu özellikler kadının temel biyolojik özellikleri olmaktadır. Bir gülün çanak yapraklarını ve dikenlerini gülün zekâsının bir sonucu olarak onun öz savunması için geliştirildiğini ortaya koyabilen insan gerçeğinin, kadının doğurganlığını ve doğurganlık özelliğine bağlı olarak sahip olduğu beden parçaları ve işlevlerini anlamlandırması da tabi ki bu algılamaya ve gerçekliğe denk olmalıdır.

Kadın cinsi, insan türünün farklılaşan ve farklılaştıran bir parçası olarak zekânın esnekliğini en fazla barındıran kesimidir. İnsan zekasının esneklik düzeyi, onun kendini savunabilme kapasitesinin yüksekliğiyle orantılıdır. Zeka ne kadar esnekse, insanın varolabilmesi ve kendini savunabilmesi o kadar mümkündür. Kimi kültürlerin kendini savunma adına bir dönemin formlaşan kültürel öğelerine sarılması belli bir zaman süresince o toplulukların kültürlerini korumasını getirse de nihayetinde köklü bir öz savunma olmamaktadır. Çünkü esneklikten uzak bir toplumsallık kendini yenilemeyen ve zamanın ruhu olamayan toplumsallık özgür olamaz, nihayetinde gerektiğinde salt fiziki anlamda öz savunmasını da yapamaz. Şengal halkının yaşadıkları buna acı ama gerçek bir örnektir.

Bu anlamda kadındaki zekanın esnekliği, erkekteki zekanın donmaya elverişliliği ve iktidar kalıplarıyla donarak esnekliğini kaybetmesi tüm insanlığın kendisi olmaktan uzaklaşma riski yaşamasını ve tüm insanlığın erkek egemenliğinin eziciliği altında baskılanmasını getirmiştir. İnsan türünün ikilemli yaratılışının en güzel soyutlanması kadında ifade bulmaktadır. En azından bölünerek çoğalan canlıların tamamının tek cins olduğu, bu cinsin de dişi olduğu gerçeği inkar edilememektedir. Kadının bu ikilim içinde en farklılaşan, evrene ve doğaya uyum sağlamayı başarabilen öğe olması, onun zekasının bir yansıması da diyebileceğimiz bedeniyle de uyumludur.

Değişim bir savunma biçimidir. Yaşamın kanun değerinde bir ilkesidir. Değişim zaman ve mekan olabilmektir. Değişim kadın açısından yaşam ilkesinin en olağan bir şekilde yaşamsallaşması demektir. Kadın açısından yaşam yaratan olmak, evrenin canlılık ilkesini kendinde gerçekleştirmekle mümkün olmaktadır. Canlılık, yerinde sayan ya da sonsuz tekrarlar anlamına gelen bir canlılık değil, değişerek, yenilerek farklılaşarak dinamizmi yaşamaktır. Tabi ki her canlıda bu ilke gerçekleşmektedir. Ancak erkekteki iktidara yatkın, doğalında donmaya yatkın zeka yapılanması değişimin hızını negatif olarak etkilemektedir. Kadında ise akışkan ve sürekli form kazanmaya direnen karakterde bir enerji vardır. Bu, farklılaşan ve farklılaştırarak en esnek zeka olduğunu gösteren kadın zekasının hiç formlaşmadığı-formlaşmayacağı anlamına gelmez. Kadın zekasının formlaşması insanlık tarihinin en büyük devrimini yaratarak bir kültür ortaya çıkarmıştır. Neolitik devrim ve anaerkil kültür kadın zekasının form kazanmasının en büyük ve en güzel örneğidir. Neolitik devrim sadece kadın zekasının form kazanması değil aynı zamanda tüm enerjileri kadın zekası formunda bir kültür kanalında toplayabilmesi ve toplumsallığa katması anlamına da gelmektedir.

Kadındaki evrensel zekâ, doğurganlıkla bağlantılı olarak ortaya çıkan ve kültürleşen yaşam formlarıyla birlikte anlam zirvesine ulaşmaktadır. Tüm dişi türler için de geçerli özellikler, insan türünde zirve yapmaktadır. Türün sürekliliğini sağlamasında erkeğin rolü inkâr edilemez. Ama yaşamak için ve yaşamın sürekliliğini sağlamak için üreme yetmez. Kadının bedeninden ürettiği süt, ilk gıda, ilk kutsallıktır. Çocuğun doğumundan büyüyüp kendi kendine bakabileceği çağa gelene kadar anneye ihtiyaç duyması, evrensel sürekliliğin kadınla mümkün olduğunu gösterir. Çocuğun doğumdan ölüme kadar anneyle bağı kopmamaktadır. Oysa erkeğin böyle bir bağı yoktur. Erkeğin üremedeki payı diyerek diğer canlılarla kıyaslanarak biyolojik açıklamalar yapılması sadece erkek cinsinin nesneleştirilmesine hizmet edebilir ki bu da yanlış bir izah olmaktadır. Esas olan, insan türünün varlığı, yaşamını sürdürebilmesi ve kendi varlığına anlam katarak ikinci doğanın ilkelerine göre evrendeki yerini almasıdır.

Varlığın sürekliliğini sağlayan insan cinsi olması kadına ayrı bir anlam katmaktadır. Gülün dikenleri onun zekâsının göstergesiyse, kadının rahmi ve analık işlevine bağlı olarak süt verebilmesi de kadının payına düşen evren zekâsının farkını gösterir. Bu durumu toplumsal algıların, hatta egemenlikli algıların yarattığı eksiklik ya da fazlalık durumlarının ötesinde anlamak önemlidir. Kadın zekâsı farklıdır. Doğanın kendi farkına varması kadar kendini çoğaltması da kadın cinsi sayesinde olmaktadır. Çoğalmak ve bu çoğalışı süreğenleştirmek bir zekâ türüdür. Ve kadın bu zekânın sahibidir. Evrensel varoluşun kadın rahminde gerçekleşmesi, bu gerçekleşmenin olmadığı zamanlarda da aylık devinimlerin sürmesi, canlılık, çoğalma ve çeşitlenme ilkelerini yaşamsallaştırmak için kendini sürekli yenilemesi, kadının evrensel zekâsının yansımalarıdır. Bu durum, zekânın bildiğimiz düşünmek ve fikir üretmek şeklinde sınırlandırılmışlığının çok ötesindedir. Bir insanın üşüdüğünde kalın giyinmesi gibi basit bir durum zekâ ürünü oluyorsa, kadının insanlık soyunu sürdürmenin bunca tedbirini almasının nasıl bir zekâ olduğunu tanımlamak için verili algı sınırlarını zorlamak gerek. Erkekteki anlam ve duygu yoğunlaşması durumlarında ana kadın ifadelerinin ortaya çıkması da bu durumla ilgilidir. Kendini yetkinleştiren erkeğin ana kadın duygularıyla kapsayıcı, adaletli, kucaklayıcı ve besleyici olabilmesi, bunun hele hele toplumsal olarak gerçekleşmesi, insanlaşma mücadelesinin basamaklarından önemli bir yükselişi ifade etmektedir.

Bundan dolayı kadın zekâsı ile erkek zekâsı arasında farklar vardır. Evrenin kadında ve erkekte kendini görünür kılması farklı formlarla olmaktadır. Kadın zekâsı daha akışkan ve bağlı olarak değişime elverişliyken, erkek zekâsı formlaşmaya, kalıplaşmaya ve statize olmaya yatkındır. Kadın ve erkeğin toplamı, insan gerçeğini, daha doğrusu toplum gerçeğini tanımlayabilir ancak. Toplum olma ise insan türünün özgürleşmesidir. Zira, toplumsallaşmayan insan, ölmeye ve tür olarak yok olmaya mahkumdur. Bu anlamıyla varolmanın zekânın insan türünü toplum olmaya taşımasıyla bağlantısını, ancak bunun insan için özgürlük anlamı taşıyacağını unutmamak gerekir.

Kendini savunamayan zekasını kullanamayan insandır

Zeka bir savunma biçimidir. Varlıkların sürekliliklerini sağlamak için geliştirdikleri bir savunma yöntemidir. İnsan varlığının mümkün olması ve süreklileşmesinde en önemli faktör olan zekanın en temel savunma eylemi de öncelikle toplum olarak kendini var kılması ve varlığı süreklileştirmesidir. Bu gelişkin savunma yöntemini mümkün kılan da insan zekasının esnekliğidir. Kendini savunamayan insan zekasını kullanamayan ya da zekasını öldürmüş insandır.

Zekânın özgürlük ve ahlakla ilişkisi de, zekânın toplumsal karakteriyle bağlantılı olarak ele alınabilir. Zekânın kesinlikle özgürlükle bağlantısı vardır. Zeki olmak özgür olmaktır. Bugün esaret altında tutulan birçok özgürlük aşığının zihinsel özgürlük düzeyleri bu gerçeği defalarca kanıtlamaktadır. Zekânın ahlakla ilişkisi de önemlidir. Zekâ sahibi olmak, ahlaklı olmakla özdeştir. Zekâ eğer özgürlükle bağlantılıysa, kişinin kendi özgürlüğü başkalarının özgürlüğüyle uyum içinde olacaktır ve bu da zekânın ahlakla bağlantısını gösterir.

Zihin, canlının duygu ve davranışlar dışındaki ruhsal süreç ve etkinliklerinin bütünlüğü ya da yaşantıları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihninde saklama gücü, bellek, hafıza olarak tanımlanıyor. Bu tanımlar ışığında zihnin zekâ ile aynı şey olmadığını görürüz. Hafıza ve zihin, zekâ değildir. Belki hafızanın güçlü olabilmesi için de az da olsa zekâya ihtiyaç vardır ama gelişkin bir hafıza gelişkin bir zekâ demek değildir. Zekâ daha esnek ve akışkan iken zihin daha durağandır. Zihinde alışkanlıkların, öğrenilen davranışların yeri vardır ama zekâda yoktur. Çünkü zekâ, zamanın ruhunu yakalamakla ilgili olarak kendini vareder. Her an ve süreklileşen bir uyanış ve farkındalık içinde olmak demektir zekânın varlığı.

Zekâ esnektir. Esnek olmak, gelişimin çok yönlü olabilmesine olanak sunulması demektir. İnsan zekâsının esnekliği negatif olduğu kadar pozitif yönde de esneyebileceğini gösterir. İnsan zekâsı insanın çok yönlülüğüne olanak sağlamaktadır. Çeşitlenmenin ve farklılaşmanın insan gerçeğinde yoğunlaşmasını bu zihin yapılanmasından da anlamaktayız.

Toplumun kendisi, onu oluşturan insanların toplamından farklı bir zekâya sahiptir. Bu toplumsallaşmanın karakteriyle ilgilidir. İnsanların bir arada olmasının getirdiği zekâ, enerjilerin sinerjiye dönüşmesinden kaynağını almaktadır. İnsan olgusunu beden ve ruhtan oluşan bir bütün enerji toplaşması olarak düşünmekle mümkündür bu durumu anlamak. Şöyle ki, kendi başına patlamayan bir madde, başka bir maddeyle yakınlaşınca patlayabiliyor. Aynı durum insanlar için de geçerlidir. Kendi başına öfkelenmeyen insan, başkasının yanındayken öfkelenebiliyor. Ya da kendi başına düşünceyi derinleştiremeyen insan başka insanlarla birlikteyken düşünebiliyor ve hatta mükemmel düşünceler üretebiliyor. Bugün yalnızlığı bir din seviyesinde yaşayan insanlarda dahi bu böyledir. İnsanlardan kaçıp hayvanlarla yaşamayı tercih eden en yalnız insanların dahi insanlara ulaşmak için sanal âlemi en çok kullanan insanlar olması liberal bireyciliğin ironisi olurken toplumsal insan gerçeğinin bir kaçınılmazıdır da. Bu bir insan özelliğidir. Ve varoluşsaldır. Hiçbir insanın, hiçbir şekilde kendisini dışında tutamayacağı bir gerçektir. Ki zirvesi kapitalist modernite hakimiyetinde yaşayan insanların cinnetvari sonlarında kendini kanıtlamakta, toplumun dışına düşenler yaşamın dışına düşmektedir.

İnsan toplumsallaşmayla yeni bir yaşam seviyesine ulaşır. Bu yaşam seviyesi şüphesiz yeni bir anlam ve zekâ seviyesini gerektirir. Tüm canlılarda varolan duygusal zekânın, insanın toplumsallaşması aşamasından itibaren yeni bir zekâyla bütünlendiğini görmekteyiz. İnsan evriminin tamamı bu zekânın emareleriyle doludur. Bugünden insanlık tarihine baktığımızda yıkım içeren tüm durumların, tüm savaşların, insanlık dışılıkların bu zekânın doğal seyrinden sapmasıyla ortaya çıktığını bilmek bizleri bu zekâ karşısında hayrete düşürdüğü kadar ürkütmektedir de. Bu gerçeklik, insanda gelişen analitik zekânın karmaşık ve farklılık boyutunu da ortaya koymaktadır. İnsandaki esnekliği yaratan da bu zekâ olmaktadır. Çünkü esnek olan bu zekâ türü, pozitif yönde olduğu kadar negatif yönde de esnemeye müsaittir.

Devam edecek