En büyük öz savunmamız toplum olmamızdır -3

DİLZAR DİLOK

1haziranhamlesi site

İnsandaki duygusal zekânın açığa çıkarmak üzere tetiklediği bir zekâ türüdür analitik zekâ. Korunma ve beslenme güdülerinin yaşamsallaşmasının yeni yöntem arayışlarında ortaya çıkmaktadır. İnsanın öz savunması hem duygusal zekada hem de analitik zekada kendi
argümanlarını yaratabilmektedir. İlk taşı kaldırma örneği verilir. Kendini korumak ya da bir besine ulaşmak için kaldırılan bu taş, insanda alet kullanma bilincinin gelişmesine yol açan bir devrimsel harekettir. İnsanı bu harekete itekleyen ise kurgusal zeka, diğer deyişle analitik zekâdır. İnsanın bir davranışta bulunurken bir sonrakini kurgulaması temel hakikatlerinden biri olmaktadır ve insan türünün hayatta kalmasında, toplumsallaşarak kendini yüz binlerce yıl yaşatabilmesinde temel rolü oynamaktadır.

Duygusal akıl içgüdüseldir ve reflektif olarak çalışır. Temel olarak üreme, beslenme ve barınma diye sıralanan ve türü sürdürmenin temelini oluşturan işlevlerin gerçekleşmesini sağlar. Tüm canlılar bu akılla varolurlar. Duygusal akıl, canlıların varoluşsal bir özelliğidir. Hayvan davranışlarında doğuştan bilinen davranışlar vardır ve bunlar duygusal zekânın o hayvanın DNA’sında yerleşmiş olmasıyla ilgilidir. Analitik zekâ ise öğretilen zekâdır. Hayvanların öğrenmeleri yok denecek kadar azdır. Yok demememizin nedeni kimi durumlar karşısında yeni şartlanmaların oluşturulabilmesiyle ilgilidir. Bu insan olarak bizim anladığımız türden bir öğrenme olmasa da şartlanmış davranışlar olarak karşımıza çıkmakta ve çok sınırlı bir halde hayvanlarda görülmektedir. Duygusal zekâ bilinendir, analitik zekâ ise öğrenilendir. Öğrenilen olduğundan dolayı yanlış öğrenmelerin başladığı hiyerarşik devletçi sistemin başlangıcından bugüne kadar biriken yanlış öğrenmelerin bugünkü yıkım dünyasını oluşturduğunu kavramak zor değildir.

Duygusal zekâ yorumlamayan ve içgüdüsel olarak gelişen zekâ türü olduğundan davranışları keskinleştirir. Örneğin avcı bir hayvan, aç kaldığında dünyadaki son kuzu da olsa onu türün sürekliliğini sağlamak için yememeyi düşünmez. Onun için esas olan açlığını gidermektir. Beslenme güdüsü o hayvana bunu söylemektedir. Oysa bilinçli ve farkındalık düzeyi yüksek bir insan bunu düşünebilir ve açlığını başka bir besin ile giderebilir. Bu insanın analitik zekâsıyla ilgili bir durumdur. Analitik zekâ yorumlar, değerlendirir ve karar alır. Tabi Hobbes’e “İnsan insanın kurdu”dur dedirten zihniyet ve insan değildir söz ettiğimiz. Zaten bu duruma getiren de bu zekâdan sapmış olmaktır. Analitik zekanın insanı insanlaştıran ve toplumsallaştıran gerçeğinden sapan insan, o kuzuyu yiyip tüketmek kadar yenilerini kopyalamayı düşünecek kadar yıkım ruhuyla dolmuştur. Her ikisi de analitik zekânın esnek yapısını vurgulamaktadır. Kadın eksenli öz savunmada salt kendin merkezli bir varoluşa kilitlenme yoktur. Bu kadının toplumsallaştırıcı özelliğinden kaynağını almaktadır. Başka varlıkların kendi varoluşlarını sağlayabilmesi ve özgür yaşayabilmeleri kadın eksenli öz savunmanın temelinde vardır. Kadının duygusal ve analitik zekası arasındaki uyum, tam da bundan dolayı insanlık ailesi için geçerlidir.

Çokça tartışılan konu erkek egemenliğinin gelişmesine ve köleliğin başlamasına ilişkindir. Doğada en savunmasız varlık olan insanın hayatta kalabilmesi için gereken besin zincirinin oluşmasında avcılığın da bir yeri ve anlamı vardır. Avcılık kendi başına bir varoluş eylemi olmaktadır ilk insan grupları için. İnsan türünün avcılığı zekâsını kullanarak geliştirdiği yöntemler ve aletlerle mümkün olmuştur. Ki bu durum, insanın yaşaması için bir dönemin zorunluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu eylemin ve bu eylemdeki öğrenme biçiminin başka durumlarda da uygulanması, aynı yöntemlerin besin temininin dışında kullanılması, insanların insanlar karşısında da tuzaklar kurmaya başlaması gibi durumlar, avcılık eyleminin gelişmesini sağlayan zekânın kendi doğal seyrinden sapmasıyla ortaya çıkmıştır. Erkek egemen sistem denirken, avcılık kültürünün insanlar üzerinde uygulanmasının tüm yöntem ve araçları da kastedilmektedir. Bugün değişen ve giderek detaya indirgenen bu yöntemler kadın karşısında uygulanan erkek egemenlikli operasyonların derinleştirilmiş ve yaygınlaştırılmış halleri olmaktadır.

Kadında öğrenilenlerin egemenlik formuna dönüştürülmemesi duygusal zekânın analitik zekayla olan muhteşem ahenginden kaynaklanmaktadır. Buna karşı erkekte iktidar formuna yatkınlık öğrenilenlerin merkezi uygarlık akışına, hiyerarşik devletçi sistemlere kanalize edilmesiyle ilintilidir. Bu durumun kendisi yaygın bir yanılgı olarak analitik zekânın erkekte yoğun olmasıyla bağlantılandırılmaktadır. Asıl olan her iki cinste de her iki zekâ türünün varolduğudur. Daha da somutlaştırırsak, sorun kaynağı analitik zekânin erkekte fazla oluşu değil, sapmış halde bulunmasıdır. Egemenlik formunda analitik zekâ, duygusal zekâyı bastırmaktadır. Kadın formunda ise bir denge ve uyum vardır. Doğurganlık özelliği kolay kolay bu yoldan sapmaya izin vermemektedir. İnsanlaşmanın ve toplumsallaşmanın gelişmesi kadın öncülüklü olduğuna göre ki Önderliğin belirttiği gibi“ kadınla insanlaşmak” gerçekleştiğine göre, analitik zekânın kadın formunda daha gelişkin olduğunu ve öncelikli olarak ortaya çıkmak için kadın formunu seçtiğini belirtmek yanlış değildir.

Kadında, analitik zekanın yüksekliği ve yaşam yaratıcı, insanlaştırıcı özelliği, insanın öz savunmasının da en temel yanı olmaktadır. Çünkü insanı toplumsallaştıran tam da kadındaki analitik zekadır. Tarım kültürünü geliştiren, toplumsallaşmayı, hayvanları evcilleştirmeyi başaran, ahlak kurallarını oluşturan yine aynı analitik zekâdır. Ahlak, yüksek bilinç gerektirir. Toplum olarak yaşama ve varlığı süreklileştirme bilinci ahlakın temelini oluşturur. Ahlak kuralları jin-jiyan eksenli oluşmuştur. Kadın etrafında oluşan ahlak kuralları doğalında kadının zekâsının ürünü olmaktadır. Yaşamla, duygusal zekâyla bağını yitirmemiş bir analitik zekânın ürünüdür ahlak. Ama ahlak kurallarının katılaşarak erkek egemenlikli sistemin hukuk kurallarını oluşturması da analitik zekânın sapkın halini ifade eder. Jin-jiyan eksenli ahlak kurallarının oluşması, kadının yaşam bilimi yaratması özünde, kadının salt kendini değil tüm insan türünü var kılması, insan türünün varlığını süreklileştirmesin için temel bir savunma biçimidir.

Kadın ve erkekteki zekânın uyumlu hale getirilmesi gerçekleştiğinde, analitik ve duygusal zekâ arasında uyum da sağlanmış olacaktır. Bu da erkekteki kontrolsüz analitik zekânın duygusal zekâyla kontrol altına alınması kadar zekânın yansıması olan yaşamın toplumsallık kriterlerinde ele alınarak doğruluğunun açığa çıkarılmasıyla sağlanabilecektir. Öğrenilenlerin esiri olmak ya da iyi uygulayıcıları olmak, insanlığı hiyerarşik devletçi sistemin köleleri haline getirdi. Bundan kurtulmak evrensel zekâdan payımıza düşeni özgürlük temelinde yaşamla bütünleştirmekle olacaktır.

İnsanın en büyük savunması bir aradalığıdır

Zekâ neden toplumsaldır? Kolektif düşünüşlerin ötesinde zekâ nasıl toplumsal olabilmektedir?

Yalnız yaşamanın ölmek olduğu gerçeğini insana kavratmak, zekâ açısından ikili bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu durum insanı kısıtlayan, sınırlandıran bir gerçek olmaktadır. “Tek başına var olamazsın!” ilkesi tek başına olduğunda ölümü hatırlatarak birlikteliklere yöneltmektedir ama aynı zamanda kendin olmanın toplumsallıkla bağına dikkat çekmektedir. “Yaşamak istiyorsan, kendi topluluğunla olacaksın, salt kendinle olmaktan vazgeçip başka insanlarla birlikte olacaksın!” Öyle olmasaydı bugün kapitalist modernitenin yalnızlaştırdığı, kendinden ve makinalardan başka kimseyle ilişki kurmasını mümkün kılmadığı insanlar da yücelebilirdi ve henüz insanın insan olmaktan vazgeçirilmediği zamanlardaki inzivada kendini gerçekleştiren ve hakikate eren bilgeler gibi hakikate erebilirdi.

Toplumsallığın kendisinde insanı hem sınırlandıran hem de vareden bir gerçek vardır. Bu, sonsuzluk enerjisi içinde kendine form bulmakla ilgilidir. Toplum, insan gerçeği için bir formdur. Her form gibi kapsadığını sınırlandırmaktadır. Bu formun güzelliği tabi ki sınırlandırıcılığından gelmiyor. Toplum formunun güzelliği, insanı yaşamı yaşamaya yakınlaştırmasındadır. Yaşamın kendisi özgür olmakla bağlantılıdır. Yaşam olmadıktan sonra özgür olmak zaten mümkün değildir, hatta mevzu bahis de değildir.

Zekâ, kişisel değildir toplumsaldır. İnsanları birlikte olmaya, birlikteliklerde öğrenmeye ve birlikteliklerde yeni anlamlar yaratmaya yöneltir. Bu belirlemeler ideolojik olarak toplumculuk yapmamızla ilgili değildir. Kaçınılmaz olandır. Özgürlüğün varolmakla ilgisi varsa, bizler de varolmak için toplumsallaşmak zorundaydık. Ve ilk toplumsallık, kendisinden sonraki tüm çağlar için de bir şart olarak ortaya çıktı. Toplumsallık öğrenilmekte, aktarılmakta, kuşaktan kuşağa taşınmakta, her dönem yeniliklerle tamamlanarak insan yaşamını oluşturmaya devam etmektedir. Bizler varoluş sürecimiz içinde öğreniriz, sürekli öğrenmelerle hayatımızı gerçekleştiririz, öğrendiklerimizi bir süre sonra unuturuz ve ihtiyaç duydukça yeniden öğreniriz. Bu yaşam akışının bir özelliğidir.

Bugün yaşadığımız kapitalist modernite çağının tüm birliktelikler karşısındaki tüm saldırganlığına rağmen birlikteliklerden kaçamayışı, hatta kendince yeni birliktelikler oluşturmaya çalışması da, birlikteliklerin varoluşsal karakterinden kaynağını almaktadır. Zekânın toplumsallığı, insanları bir arada yaşamak zorunda bırakmasındandır. Yalnız insan savunmasızdır. Yalnız insan ancak bir toplumun kültürünü, tarihini, dilini, hafızasını, geleceğini, hayallerini ve tüm yaşam anlamını kendi varlığında toplayabildiği zaman, yani ilahi yalnızlığa ulaşabildiği zaman kendini savunabilir. Böyle bir insan tek bir beden de olsa, yalnız sayılmaz. İnsanın en büyük savunması bir aradalığıdır.

İnsan zekâsının esnek yapısının en güzel sonucu, gelişme kapasitesi olurken en kötü sonucu da gerileme ve yanlışlıklara boğulma kapasitesi olmaktadır. Sapmaya uğramış analitik zekâ işte bu yanlışlıklara boğulma ve gerileme kapasitesinin aktifleşmesi olmaktadır. Bir bütün insanlık tarihinin oluşmasını sağlayan ahlaki politik toplum değerleridir ve bu değerlerin oluşturduğu uygarlığa demokratik uygarlık diyoruz. Bu sapma, işte bu akıştan sapmadır.

Anaya dönüş, öze dönüştür

Demokratik uygarlık büyük nehirsel akıştır ve insanlaşmayla başlayan serüvenin bugüne kadar gelen değerlerinin bütününü anlatır. Bu bütünlük dediğimiz de nehirsel akışı oluşturan bütünlüktür. Tüm düşünsel, toplumsal, yaşamsal ve kültürel değerlerin bir araya gelmesi, demokratik uygarlık akışını oluşturmaktadır. Her bir bileşen bu akışın bütünlüğünü oluşturduğu kadar akışla birlikte varolmaktadır. Hem akışı oluşturmak hem de o akışla varlığın mümkün olması demokratik uygarlık değerlerinin temel bir özelliğidir ve özünde toplumsal bir özelliktir. Toplum nasıl ki, hem bireylerden oluşur ve hem de onu oluşturan bireyleri şekillendirerek oluşturursa demokratik uygarlık da aynı özdedir. Bu akışın dışına çıkmak, sadece kendi varlığını değil, kendi varlığını oluşturan zemini dahi inkâr etmekle başlamaktadır.

Nasıl varolduğunu inkâr etmek, kendi kimliğini inkâr etmektir. İnsanın özünde varolduğunu belirttiğimiz zekâ ve özgürlük gibi temel özelliklerin mekân ve zamanla şekillenmesi o insanın kimliğini oluşturmaktadır. Ve kimliğin reddi, onu oluşturan zekâ ve özgürlük değerlerinin aşınmasıyla gerçekleşebilmektedir. Bu aşınmanın temelinde analitik zekânın doğal akışından sapması vardır. Özgür yaşamayı zihniyetine Amargi “anaya dönüş” olarak yerleştiren insanlık, kaybettiğinin farkında olan insanlıktır. Özgürlükten kopuş anadan kopuştur. Ve özgürlük de anaya dönüşle özdeştir. Anaya dönüş biyolojik olarak anaya dönüş değildir. Anaya dönüş, öze dönüştür. Kök hücrenin bilincinde olarak kendi özüne dönüş ve kendi yaşamsal akışına katılmaktır. Analitik zekânın sapmasının farkında olmak ve bu sapmayı doğru yöne evriltmektir.

Demokratik uygarlık değerlerinden saparak merkezi uygarlık değerlerinin insanı nesneleştiren hakikat yitimine maruz kalmak nasıl ki analitik zekâ ile gerçekleştiyse bunu tersine çevirmek de yine analitik zekâyla mümkün olacaktır. İnsan varoluşu ikinci doğa dediğimiz doğal yaşamın ikinci bir aşamasını anlatmaktadır. Bizler insan olarak hiçbir özgürlük idealinin bizleri birinci doğaya götürmeyeceğini biliyoruz. Bu bilinç evren gerçeğini anlamakla mümkün olmaktadır.

Özgürlükten ve öze dönüşten kastımız bundan dolayı hiçbir zaman birinci doğaya dönüş olmadı. Özünde öze dönüş, birinci doğadan kendi türünün sürekliliğini sağlayarak çıkmayı başarmış bir tür olarak ikinci doğayı yaratabilmiş insan gerçeğinin yitirdiği hakikati yeniden bulmasına ilişkindir. Sapma bir hakikat yitimidir. Sapmanın giderilmesi de hakikat arayışının başarıyla sonuçlanması anlamına gelecektir. Hakikat arayışının başarıyla sonuçlanması jin-jiyan gerçeğinin bilincine varmakla mümkündür. İnsanın insanlaşmasına, dil oluşturmasına ve tüm insanlık değerlerini biriktirerek sonraki kuşaklara bırakmasına vesile olan da işte bu zekâ türüdür. Bu zekâ türünün kendi doğal ve özgür akışından sapmamış olan kabileleri, inançları, düşünürleri, zanaatkârları, birbirini yok etmeyen ve birbirinin farklılığında zenginlik bilen mezhepleri, çiftçileri, kadınları ve gençleri hala mevcuttur. Bu kesimlerin varlığı, demokratik uygarlık ırmağının varolduğunu ve merkezi uygarlığın bugününü oluşturan kapitalist modernite güçlerinin ancak bu ırmağın akışını durduramayacak küçük akıntılar ya da yüzeye vuran kirli maddeler olabileceğini bizlere göstermektedir. Önderliğimizin deyişiyle ancak “okyanusta adacıklar” olabilirler.

İnsanı varlığıyla, bilinciyle ve yaşamıyla bütünlüklü algılayabilecek, insan zekâsını duygusal-analitik diye ayrımlamayacak bir bakış açısına ve kavrayış düzeyine ulaşmak, hakikatin bütünlüğünü kendi bilincimizde gerçekleştirmemiz demektir. Zekânın bu ayrımlanması, ortaya çıkış ve gelişim koşulları hakkında bizleri aydınlatmaktadır. Ama bugünün özgür yaşamak isteyen insanları olarak önemli olan bu ayrımlardan kurtulmak, fikir-zikir-eylem birliğine ulaşan insanlar olarak zekâsındaki duygusal ve analitik yanların uyumunu sağlamış olmak, çağın bilgelerinin dillendirdiği; “insanlık kazanacaktır” sloganının da gerçekleşmesi olacaktır. İnsanlığın kazanması, kadın bilim ekseninde kavramanın, kavramları anlamanın ve yaşamı yeniden kurmanın kadın öncülüğünde mücadelesiyle gerçekleşecektir.

Bitti…