14 Temmuz büyük özgürlük direnişidir

 ondort temmuz sehitleri onderlik

14 Temmuz direnişçilerinin anısına bağlı kalabilmek çok büyük bir meseledir. Parti yoldaşlığı, dava arkadaşlığı, eğer kendi en temel direnişçilerinin gerçeğini bütün yönleriyle kavrayamıyorsa, o zaman kendilerine en büyük kötülüğü ediyorlardır. 14 Temmuz’u anıyoruz. Bugün, bir grup zindan direnişçisi kendi

şahıslarında, bir halkın bütün özgürlük umutlarını son kırıntısına kadar yok etmek isteyen düşmana karşı, kendilerinde somutlaştırdıkları PKK direnişçiliğini gösterdiler. Bu, tartışmasız bir gerçektir. En zor dönemde, 1980’lerin başlarında, ayakta olan ne varsa tümüyle imha eden ve kasıtlı olarak bir daha yeşermemesi için bütün tedbirleri arkasına alarak yüklenen bir imha politikasına karşı, gereken her türlü direniş gösterildikten sonra, en son direniş olarak kendi bedenlerini eriterek, kendi nefeslerini o biçimde tüketerek son yolu deniyor, en güçlü direniş eylemine karar veriyorlar.

Aslında en büyük mücadeleyi vermek isteyen yoldaşlardır. Hayrileri, Kemalleri biz çok iyi tanıyoruz. Mücadele tutkusuyla dolu olan arkadaşlarımızdır. Devrimci pratik, onlar için yaşamın kendisidir. Hayri, nefes nefese örgüt çalışmalarını, propagandasını yaşayan, bunun dışında tek bir boş günü bile olmayan büyük bir kişiliktir. Kemal, tepeden tırnağa kadar her şeyini partinin hizmetine sunmuş, her şeyi ile partinin mücadele çizgisini yaşayan, yine partinin yaşam tarzını nefes nefese götüren bir kişiliktir. Bu konuda çok şey söylendi, daha birçok şey de söylenebilir ve söylenecektir de.

                                                                                                      

Büyük direnişçilerin anılarına bağlı kalmalıyız

“Dünyayı tanımak ve bilmek benim için yetmiyordu. Dünyayı değiştirmek gerekiyordu. Değiştirmek için de mücadele etmek gerekiyordu. Ben, aynı zamanda sadece bilen bir insan değil, bilen, araştıran bir insandan ziyade katılmanın da gerekliliğine inandım ve mücadeleye katılmak istedim…”

KEMAL PİR

Kemal, militan bir çaba içindeydi. Askeri faaliyetlere tutkundu. Hilvan direnişinde, feodal, faşist, gerici güçlere karşı nasıl eylem düzenlediğini biliyorum. Silahı en önde kullanırken, ikirciksizdi. Silahlı savaşım taktiklerinin her alanda usta bir uygulayıcısı ve savunucusuydu. Bu temelde Siverek pratiğinin eleştirisini de yapmıştır. Kürdistan’da ilk gerilla birliğini yaratmak için Dersîm’e gitmek istiyordu.

Gerçekten esas olan, hiçbir harekete nasip olmadığı kadar büyük direnişçilerin anısının emrettiklerine bağlı kalmaktır. Bu bizim için büyük bir sorundur. Ne yapıp edip bütün halkımızı ve başta da partiyi ve orduyu bu direniş değerlerine göre canlandıracağız. Şimdi siz bunu yaptınız mı, yapıyor musunuz? Bu soruyu sormadan bu kutsal günleri, 14 Temmuz’u karşılayamazsınız

Bir direnişçi nasıl yaşar? Onlar, o amansız Diyarbakır zindan direnişçiliğinin birkaç yönünü, tüm işkencelere göğüs gererek yaşadılar. Onun her dakikası bile bir yıl kadar uzun ve kahredicidir. Sizin zift bağlamış yüreğinize söylüyorum bunu; gerçekten her dakikası bir yıl kadar kahredicidir. Partinin adını biraz daha söyleyebilmek ve mücadelesini biraz daha uygun koşullarda sürdürebilmek için, birkaç yıl süren bu anları böyle değerlendiriyorlar.

 Borçlu ölmemeyi bileceksiniz                                                                                                                         

“Son olarak bir şey söylemek istiyorum: Her kim ki, Kürdistan’ın bağımsızlığı adına yola çıktığını söylüyor ve ulusal kurtuluş müca­delesinde samimi ise; kendisine silahlı mücadeleyi temel almalıdır. Kürdistan ancak bu yolla kurtulur. Dünya, bölge ve ülke koşulları bunu zorunlu kılıyor. Söyleyeceklerim bu kadar. Bu mahkemeye son gelişimdir... Eğer ben ölürsem mezar taşıma bu adam borçludur yazın."

MEHMET HAYRİ DURMUŞ                                                                                   

Hayrilerin, Kemallerin yaşamlarını inceleyin. Onların tüm istedikleri, örgütü biraz daha geliştirmekti. Hayri’nin ne kadar örgütçü olduğunu biliyorsunuz. Bütün çabası birkaç örgütsel ilişki yaratmaktı. Bu çok önemlidir. Siz bunların anısına gereken yaklaşımı gösteremeseniz, ikiyüzlü bir utanmaz olduğunuzu söylerim. Hayri’nin bütün yaşamı; Ankara’da, Diyarbakır’da, Bingöl’de, Mardin’de ve daha başka yerlerde günlük olarak birkaç örgüt ilişkisi yaratmayla geçiyordu. Partiye saygılı olabilecek, partiyi temsil edebilecek örgütsel ilişkiler yaratıyordu.

Hayri’nin üzüntüsü; yapılmayan, yerine getirilmeyen görevlerin üzüntüsüdür. O koşullarda onlara yüklenemezdik, çünkü zindan koşulları bellidir. Peki, kalanların durumuna ne diyeceksiniz, kendinize ne diyeceksiniz? Bu konuyu çok vurguladık, sizi çok eleştirdik. Özgür koşullarda, her türlü direnme silahı elindeyken, borçlu ölmeyen kaç kişi var? Bunun hesabını vereceksiniz. Bu, bizim için düşmanla hesaplaşmaktan daha zorunlu bir hesaplaşmadır.

PKK’lileşmek, PKK tarzıyla savaşmak o kadar kolay değil ve çoğunuza biz bu onuru bahşedemeyiz. Eğer bu büyük direniş şehitlerinin anısına vereceğimiz en yerinde bir karşılık varsa, o da borçlu ölmemektir. Hayri;, “Ben borçlu gidiyorum” diyordu. Onun ardından yürüyenler, “bizler borçlu ölmeyeceğiz” demeliler. Doğrusu budur. Onun borçlu ölmesini ben anlayışla karşılar ve anlarım da; fakat bunun dışında hiç birisinin, hele elinde özgürlük silahı olup da her türlü direnme imkânına sahipken, çok kötü gideni, mezarında da olsa iyi anmayacağımı belirttim. Büyük eksiklikler, yetersizlikler içinde gideni anmak için fazla güç bulamıyorum. O halde, en önemli sonuçlardan birisi, kolay ölmemeyi bilmektir, borçlu ölmemeyi bilmektir. Yaşamı bu temelde mutlak başarı temelinde örgütleyebilmekten başka sonuç çıkaramazsınız

 

Şehitlere bağlılık zaaflarımızı ortadan kaldırmak ile mümkündür

"Ben Ali’yim, beni çok iyi ta­nıyorsunuz. Ben çözülmem, benden sır alamazsınız, sizin işkenceleriniz benden ancak can alır. Hepiniz kendinizi deneyin. Partim bana diren­meyi öğretti. Benim görevim diren­mek, sizin ise çözmek. Haydi, baş­layın, sizin devletiniz mi güçlü, yoksa benim partim mi güçlü, görün...”

“Çağdaş savaş, sa­vaşçıdan çok büyük bir manevi güç istemektedir. Fakat bu savaş silaha egemen olma becerikliliğini, ondan düşmanla savaşta en etkin biçimde yararlanma ustalığını istemekte, deneyimli savaşçının ölçülü davranışıyla kaynaşmış sarsılmaz bir yiğitlik ve sonuç olarak bedensel dayanıklılık ve hüner istemektedir...”

ALİ ÇİÇEK

Bir yerde direnmekten başka, canımızı ortaya koymaktan başka bir çözüm kalmamıştır deniliyorsa, bu çok tehlikeli bir durumun varlığını gösterir. Direnişin önderleri eğer bir yerde intiharvari bir direnişi seçmişlerse, orada iyi düşünmek gerekir. Bir dönemeç noktasıdır, fakat ölüme gidiliyor. Halk adına önderlik yapması gerekenler şehit düşüyor. Geriye kalanlar, belki onların köprü teşkil eden cesaretlerinin üzerine basarak ileri bir adımla yola çıkacaklar. Büyük imhanın, yok etmenin karanlığından aydınlığa doğru bir köprü oldu onların cenazeleri, kurumuş vücutları... Ve bu, biz oluyoruz aynı zamanda.

Başta da belirttiğimiz gibi, eğer unutulmazlar unutulursa, en büyük alçaklık olur. Ama unutulmazsa, o zaman en temel görev, unutulmazlığın yaşandığı anın yüklediği görevleri yerine getirmek, büyük zaafı ortadan kaldırmaktır. Biz bunu daha o dönem anladık. Ağlamakla, düşünmekle anılamaz bu değerler. O halde, örgüt güçlenecek, savaş gelişecek ve halk, devrime gelecektir. Aldığımız talimat buydu. Ve on yıldır yapılanlar belli. Birçok dönüm noktalarından bahsedilebilir. Hareket açısından olduğu kadar, yine halk tarihi açısından olduğu kadar, bizim hareket açısından da bu böyledir. Belki de böylesine bir dönemeç noktası olmasaydı, bugün bu hareket böyle olmazdı. Ama eğer bugün bu tarih var deniliyorsa, bir örgüt buna sorumlulukla cevap vermiştir deniliyorsa, bunu da iyi anlamak gerekir.

Tarihsizlik, nasıl tarih yapıldı? Kimliksizlik, nasıl kimlik yapıldı? Bu dönemeç noktasının koşulları neydi? Bütün yönleriyle gerçeği nedir? O koşullarda, özellikle ulusal imha tutturulmak, kesinleştirilmek isteniyordu. Bir iki kişi direnerek bu koşullarda belirleyici oluyor; ‘kabul edemeyiz’ diyor. Diğeri ise, öldürerek kabul ettiririm diyor. Oranın cellâdı vardı. Esat Oktay Yıldıran. O, bir düzen kılıcıdır, cellâdıdır. Bunu iyi anlamak gerekir. Bir subay olmaktan çok öte bir konumdaydı ve bunu iyi görmek gerekir. Onu da tarihi, ulusal, sınıfsal boyutu içinde görmek gerekiyor. Ama ne yazık ki, yalnız bireysel özelliklerle tasvir edilmeye çalışılıyor, o da yetersiz kalıyor. Onun şahsında düzenin yargılanması çok önemlidir.

 

Bu direnişçilik biterse halk da biter

“Biz PKK hareketinden teslimiyeti değil, direnişi öğrendik.”

AKİF YILMAZ

Bu yoldaşları; Mazlum’u, Kemal’i, Hayri’yi, Akif’i iyi tanıyorduk. Yoldaş olmayı bildikleri kesindir. Bu karar, bunun en iyi göstergelerinden birisidir. Bir kere daha 14 Temmuz direnişçiliğinden çıkarılacak bir anlam olacaksa, bu sadece zindan direnişçileri için değil, sadece bir örgüt için de değil; direnişçilerin şahsında parti ve bütün bir halk için öngörülen imha politikalarına, toptan silme planına karşı geliştiğindendir. İyi biliyoruz ki, düşmanın planı budur ve bunu ayrıntıyla anlatmıştım. Bütünüyle tarihin karanlıklarına gömülmek istenen bir halkın kimliği ve PKK’de temsil edilen bir direniş olanağıdır. PKK direnişçiliği de eşittir; bir halkı mümkünse yeniden tarih sahnesinde özgürce yaşatmaktır. Bu anlamda ezilen zindan direnişçiliği ve ezilen PKK; tümüyle bir halkın ezilmesi ve tarih sahnesinden gitmesi olur. Bu kesin bir gerçektir de. O zaman ne Güney Kürdistan’ı kalırdı, ne Kuzeyi, ne Doğusu, ne Batısı. Bu direnişçilik biterse halk da biter. Bunun böyle olduğunu tarih şimdiden söylüyor. PKK’nin direnişçiliği bugünkü durumuyla da bunu herkese kabul ettirmiştir.

Tam böyle bir noktada “direnmek yaşamaktır” sloganını, şiarını kendilerine tatbik edenler ortaya çıkıyor. Bu, tamamen bir halkın en soylu umudu oluyor, yaşam çağrısı oluyor. “Umuttan vazgeçilemez, partiden vazgeçilemez, kendimizi eritiriz ve yaşama çeviririz” deniyor. İşte Mazlumlar’ın Newroz direnişçiliği, işte 14 Temmuz direnişçilerinin kararı, işte Ferhatlar’ın kendilerini meşale etmeleri tamamı tamamına böyledir.

Onlar, bir halkı aydınlatan meşale, yaşam umudu, yaşam tarzı oldular. Bunu iyi anlayacaksınız. En az olanla nasıl savaşıldığını, en zor koşullarda ve zeminde nasıl savaşıldığını göreceksiniz. Bir mezar kadar bile olamayan hücrede direndiler. Siz o büyük özgürlük dağlarına mı sığamadınız? Tek kişilik hücrelerde eylem yürütülebilirken, o dağlarda mı eylem düzenleyemiyorsunuz? Nefes alınamayacak yerde tek başına zafer görevini yürütenler varken, binlerin bulunduğu ortamda mı görev yürütemiyorsunuz? Onlar bir zaferi kesinlikle barındıran eylemi düzenliyorlar, siz bu kadar olanaklarla sıradan bir başarıyı mı düzenleyemeyeceksiniz? O zaman bu büyük direniş şehitlerinin anısına bağlı olduğunuzu nasıl söyleyebilirsiniz?

Kuşkusuz, bu büyük direnişin içinde büyük anlamlar var. Sorumluluk anlayışı, partiye sahip çıkma anlayışı en yüksek düzeyde temsil ediliyor. Dikkat edin; düşman “her şey bitmiş, her şeyden vazgeç ve yaşa” diyor. Onlar bütün bunları reddediyorlar ve umudun en az olduğu, olanağın en az olduğu yerde “kendimizi kahramanca adarız” diyorlar. Onların bu gerçeğine bakın ve bir de kendinize bakın; bu kadar direniş ve savaşım değerleriyle siz sonuna kadar savaştınız mı, kendinizi sonuna kadar verebildiniz mi? O zaman bu çağrıya, bu büyük karara ters düşmüş olmuyor musunuz?

Bir direniş gününe karşılık vermek demek; böyle bir çağrıya uyum gücü göstermek demektir. Sonuna kadar partiye sahip çıkma, sonuna kadar göreve bağlı kalma ve gerekirse kendini katık ederek zaferi kesinleştirmedir. Bu koşullarda zafer budur ve bu sağlanmıştır.