Türkiye’nin Çıkmazı Ve Çözüm Yolları

reber apo toplumun ozgurlesmesi

Bölgede bu anlamda en yoğun çelişkileri yaşayan bir ülke olan Kürdistan ve yine Türkiye söz konusu olduğunda, bu etkilenmelerin daha yoğun yaşanması kaçınılmazdır. Özellikle Türkiye’nin geleneksel stratejik öneminin büyük bir çıkmazla karşı karşıya olduğunu belirtmek gerekiyor. Kemalist devlet II. Dünya Savaşı sonrasında ve esas itibariyle sosyalist ve kapitalist sistemlerin arasındaki savaşımda kapitalist-emperyalist sistemin bölgedeki ve özellikle sosyalist sistem ve Sovyetler Birliği’nin karşı politikalarının içerisinde bir role sahiptir. Bu, emperyalizmin jandarmalığıdır. Son kırk-elli yılda bu temelde ortaya çıkan iktidarlar, ABD’nin yeni sömürgeciliğini ve NATO’nun güvenlik politikasını esas alarak böyle bir Türkiye’yi oluşturmaya çalıştılar. Ve böyle bir Türkiye oluştu. Gerçekten NATO için muazzam bir ordu besleme, yine ekonomisini yeni sömürgeciliğin ekonomisi haline getirme halk yığınlarını emperyalist metropollere yığma ve aynı şekilde sermayeyi de uluslararası tekellere bağlama doğrultusunda kendilerini oldukça zorladılar. Denilebilir ki, bu son kırk-elli yılda Türkiye batı sisteminin Ortadoğu halklarına ve sosyalizme karşı en iyi rol oynatılan bir ülkesi durumuna getirildi. Bu temelde bir toplumsal-siyasal yaşam egemen kılındı. Her ne kadar Doğu-Batı sentezi deniliyorsa da, Türkiye somutunda egemen kılınan politika bölgenin tarihten gelen tüm birikimlerini Batı sisteminin lehine feda eden bir karaktere sahiptir. Özellikle kemalizmce temelleri atılan, ama daha sonraki iktidarlarca da gittikçe pekiştirilen bölge halklarına ve hatta Türk halkına karşıt yaklaşımlar güçlendirildi. Bu anlamda, bir dönem Ortadoğu’da İslam’ın kılıcı gibi rol oynayan Türk egemen sınıfı, son yüz elli yılda içine girdiği Batı kapitalizmi yörüngesinde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen emperyalist-kapitalist sistemin kılıcı olma ve halkların başında sallanma durumundadır. Bu sefer feodal temelde değil, kapitalist-burjuva bir temelde Doğu halklarına karşı bir rol oynayabilme durumuna girdi. Şimdi özellikle, pek güvencesinin olmadığı ve dolayısıyla yakındığı bir durum sözkonusu olduğundan sonumuz ne olacak endişesi içine giriyor. Çünkü, mevcut egemen, işbirlikçi sınıf ve onun dayandığı egemenlik artık bu sistemden yararlanamaz. NATO’nun en güvenilir müttefiğiyim adı altında artık krediler almaz. Çünkü, NATO’nun askeri yanı gittikçe siliniyor. Silindiğinde Türk ordusunun rolü, fazla anlam ifade etmeyecek. Dolayısıyla gerek ABD, gerekse Avrupa’nın gözünde Türkiye eski konumundan uzaklaşacaktır. Bu önemli bir gelişmedir. Hele hele bu gereksizliği daha da netleştikçe, Türkiye’nin resmi sistemi ordusuyla, siyasetiyle, ekonomisiyle tamamen bir yük haline gelecektir. Artık mevcut sistemlerle oynayarak bu kadar ağırlığı taşıyamayacağı ortaya çıkacak ve denilebilir ki, bölgede en krizli ülkelerden birisi olma durumuna gelecektir. Daha şimdiden zaten olayın en duyarlılığında olan bir ülke durumundadır. Her ne kadar istikrar var iddiasındaysa da, en çok istikararsızlığın dolayısıyla devrimci ve karşı devrimci durumun yaşandığı ülke durumuna gelecektir.

Türkiye, işte şimdi bu anlamda bir yol ağzındadır. Kendisine AT’de yer yapmak istiyor; AT ise yeni ortaya çıkan Doğu Avrupa’yı özümsemekle meşgul, onun için Türkiye’yi fazla ciddiye almayacak. ABD ise Türkiye’yi Ortadoğu’da İsrail gibi kullanmaya çalışıyor. Bu da Türkiye için hayırlı bir sonuç olmayacak. Türkiye zaten özünde İsrail gibi oynadığı rolü daha açığa çıkaracak bir biçimde oynamaya çalışacak ki, böylece kendisini bölgedeki gelişmelerin karşısında, bölge halklarının, hatta devletlerin karşısında bulacaktır. Nitekim daha şimdiden durumu biraz böyledir. ABD’ye bu şekilde bağlanma yeni bir politika olmayacaktır; 40-50 yıldan beri ABD’ye bağlılığın daha da açığa çıkmış biçimi olacaktır. -Ki, bu politika değil, tükenme anlamına gelecektir- Amerika’ya zorunlu muhtaç olmuş, Avrupa’dan yüz bulamayan bir Türkiye, en zayıf bir Türkiye anlamına gelecektir.

Bu konumu ile Türkiye, Ortadoğu’ya yönelmek istiyor, bazı islam ülkeleri ile işbirliğini geliştirmek istiyor; fakat inandırıcı değil. bu konuda örneğin İran’la ilişkileri geliştirmede olsun, Suudi’yle geliştirmede olsun, laiklik politikası bunlarla çelişiyor. Birçok taviz vermesine rağmen istediği sonucu elde edemiyor. Çünkü, esasta Batıya değer yargılarıyla bağlıdır. Dolayısıyla Ortadoğu halklarıyla çelişen bu değer yargılarıyla yeni bir ittifak geliştirmesi düşünülemez. Hele bu aşamada mümkün değildir. Öyleki, ikiyüzlü ilişkiler geliştirmekten öte bir konumu zordur. Dolayısıyla, Ortadoğu’ya yönelik Türkiye’nin yaklaşımları fazla gerçekçi değildir.

Türkiye’nin en çok umut bağladığı bir yol ise, Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeler olmaktadır. Hatta son burjuva basınına bakıldığında, “Sovyetler bize ABD’de daha yakın, bize bir sorun getiremiyor, bütün sorunlarımız ABD’den kaynaklanmaktadır. Başta Ermeni ve Kürt sorunu ABD tarafından körükleniyor en iyi ilişkilerimiz Sovyetler Birliği’yle olmaktadır” deniliyor. Öyle anlaşılıyor ki, sıkışan Türk işbirlikçilği kendisine yeni bir efendi arıyor. Acaba bu yeni efendiler, Sovyet sistemindeki yöneticiler olamaz mı? Bu konuda ciddi arayışlar var. En sağ basında bile bunu görmek mümkündür. Bu bir yol olabilir mi? Pek güvenilir olması da Türkiye’yi bu konuda bazı politikaları –ki, politikada demeyelim buna- kendisinin NATO’ya yönelik gerçeğinden dıştalaması, dolayısıyla doğal olarak SSCB ile başta bazı ekonomik çıkarlara yönelik olmak üzere ilişkileri geliştirecektir. Bu da öyle yeni sisteme köklü bir bağlanma olmayacaktır. yeni Sovyetler sistemine Türkiye bağlanabilir mi? Belki bu konuda bazı umutları olabilir. Eskiden ABD’ye dayalı Türk işbirlikçiliği, önümüzdeki dönemde Sovyetler’e dayalı bir Türk işbirlikçiliği olabilir mi? Hatta deniliyor ki, “en iyi iş adamlarımız artık Moskova’da işi koparabiliyorlar.” İbre Moskova’dan yana dönmektedir. Bu, giderek Sovyet sistemiyle gevşek bir ittifağa dönüşebilir mi? Bu yönde bir umut, Sovyetler Birliği’ndeki Türkmen ve Türk kökenli cumhuriyetlere bağlanıyor. Yine salt teoride de olsa, bu cumhuriyetlerin giderek daha da özerkleşmeleri, Türkiye ile geliştirilecek sağlam siyasal ekonomik ilişkileri beraberinde getirebilir. Böylece, Sovyetler’le de daha dengeli ilişkiler, Türklük için yeni bir istikbal vaadedebilir. Bu yaklaşımlar, daha da çok sağ kesimlerden gelmektedir. Gelişmeleri bu biçimde yakalamaya veya gelişmeleri bu yönüyle belirlemeye çalışmaktadırlar.

Ama, Türkiye’nin esas itibariyle Batı sistemine bağlı yapısı, bunun ciddi bir politika olmayacağını gösterir. Başından beri Türkiye’nin çıkmazı son kırk-elli yıllık “soğuk savaş” ta NATO’ya AT’ye dayalı ollmasındandır. Fakat, bu kurumların da artık eski işlerliliğini sürdürememelerinden ötürü büsbütün ortadan kalkmaları sözkonusudur. Türkiye işbirlikçi sınıfı başından itibaren kendisini politikasızlığa mahkum etmiş bir sınıf konumundadır. Dolayısıyla girilecek her yol suni olmaya ve bir çıkmazla karşı karşıya kalmaya mahkumdur. Türkiye işbirlikçi sınıfı veya sistemi, kendini öyle bir ipe bağlamıştır ki, asılmaktan kurtulamayacaktır. Bağımsız, kendi özgür iradesiyle bir sistem belirleyemiyor. Aksine her zaman sistemlere mahkumdur. Sistem onu atsa bile, kendisi özgür bir irade ile yeni bir sistem tutturamaz. Türkiye’nin bu bağımlı gerçeğini iyi görmek gerekir. Özellikle Türk resmi işbirlikçi, bürokratik ve de askeri-sivil yöneticiliğini böyle değerlendirmek gerekir. Türkiye oligarşisi, bu anlamda bir politika belirleyip güç olmaktan öteye başkalarının adına rol üstlenen durumundadır. O halde, bölgemizde en çok krizi yaşayan bir yönetim ve bölgede sınırlı sosyal gelişmenin yaşandığı bir ülke konumunda olması itibariyle tabandan bir tepki doğurabilir. Türkiye işbirlikçi yönetimi bölgemizde en çok krizi yaşayabilecek bir yönetim oluyor. Türkiye ise, tabandan sınırlı da olsa sosyal gelişmenin yaşandığı bir ülkedir. Sınıflaşmanın, Ortaçağ etkilerinden kurtulmanın objektif temelde bölgede en çok sağlandığı ülkedir. Dolayısyla bu zeminde, halkın seçeneğinin giderek devreye girmesi kaçınılmaz oluyor. Gerçekten ne kemalizmin 1920’ler sonrası gelişme modeli, ne DP’nin öncülük ettiği II. Dünya Savaşı’ndan sonraki gelişme modeli –buna AP’si de dahildir- çözüm olabilir. Günümüzde en son bir yol olarak geliştirilmek istenen 12 Eylül, gerçekten artık çıkmazı daha derinleştirmekten öteye rol oynayamaz. Cumhuriyetin 70 yıllık tarihi bugün açık bir çıkmazla karşı karşıyadır. Çıkmaz, ne yeni askeri darbelerle ne de yeni partilerle aşılabilir. Çünkü TC, zor bela ancak bu kadar kendisini yaşatabilir. Kemalist model uluslararası gerçeklere vurulduğunda ve ölçüte alındığında, daha doğuşunu bile Ekim Devrimi ve onun etrafındaki emperyalist kuşatmaya dayandıran, daha çok böylesi bir uluslararası durumu oportünistçe kullanıp yol almak isteyen ve bu anlamda da kendisini bir model gibi sunan bir rejimdir. Halbuki bir özgünlüğü yok, bir ara Kadro Dergisi aracılığı ile kemalizmde bir modeldir diye tutturulmak istendi. Aslında kemalizmin öyle bir model olma özelliği yok. Ekim devrimi sosyalizmin temelini atıyor. Sistemler oluşmaya başlıyor. Kemalizm bunu kullanıyor. Kapitalizmden taviz alıyor. Sosyalizmden taviz alıyor.

Zamanla dünya çapında yeni bir durum gelişiyor. NATO doğuyor. Bu sefer dört elle NATO’ya sarılıyor. Ve öncülüğü de DP yapıyor. Türk kapitalizmi biraz daha palazlanıyor. Bu temelde sınırlı bir gelişme oluyor. Burjuva demokrasisine öykünme var. İlaveten çok particilik dediğimiz olay doğuyor. Kapitalizmde tekelleşme, holdingleşme yaygınlık kazanıyor. Tabii ki, bu da faşizmin temel kazanması anlamına geliyor.

İşte bundan dolayı diyoruz ki, artık halkın kendisinin devreye girmesi gerekiyor. Böylesine gereksizleşmiş, çıkmaza gelip dayanmış bu rejimden kurtulmak için, yani yaşamak için, halkın kendini devreye sokmaktan başka bir seçeneği kalmamıştır. Yani kendi özgür iradesiyle mücadelesini gerçekleştirmekten başka çıkış yolu yoktur. Objektif olarak böyledir. Ancak subjektif planda buna ulaşmış mıdır? Ulaşıldığı söylenemez. Bilinçlilik ve örgütlülük anlamında halk iradesi çarpıktır. Resmi TKP’den tutalım, çok sayıda sol çıkışlar yeni yol almak şurada kalsın, bunlar halkın seçeneği önünde engel olmaya devam ediyorlar. Çok sayıda grup olmasına rağmen, çözümün bir türlü geliştirilemeyişi, temelde böylesine bir yönetimden oluyor. Dolayısıyla hastalığı oradan kapmalarından kaynaklanıyor. Yoksa halkın henüz gelişmeyişi, objektif koşullara sahip olmayışı durumundan kaynaklanmıyor. Dolayısıyla subjektif planda aşılması gereken yol var. Buna, şimdi yeni birlik arayışları, yeni partileşme yaklaşımlarıyla karşılık verilmek isteniyor. Ama, bu ne kadar gerçekleşebilir? Çözümler ne kada gerçekçidir? Bizim de en çok üzerinde çaba harcamak durumunda olduğumuz bir konudur bu. Türkiye’de halkın kendi seçeneğini ortaya çıkarması, bunun örgütlenmesi ve eylemliliğin savunulması ve çeşitli düzeylerde birliklerin geliştirilmesi sözkonusudur. Madem ki, objektif temel bu kadar zorunlu kılıyor, sübjektif planda da er veya geç gelişmelerin hızlanması kaçınılmazdır. Türkiye’nin bundan sonraki şansı, bir anlamda halkın kazanmasına bağlıdır. Halk iktidarı kazanırsa, halk kendi özgür iradesine sahip çıkarsa, Türkiye, uluslararası alanda daha dengeli politikalara kavuşabilir. Halka dayalı politikalar oluşturabilir. Ve başta kendi içindeki demokrasi sorununa, onun en önemli parçası ve bugün temel sorun olan sınıfsal sorununa çözüm getirebilir. Hemen şunu da belirtelim ki, mevcut askeri-faşist yönetimden çözüm şurada kalsın, bunların dayattığı çözüm tasfiyedir, imhadır. Bunların demokrasi alanında sözümona attıkları bazı adımların sahteliği açıktır. Dolayısıyla demokrasi ve ulusal sorunun, cumhuriyetin bu geleneksel iktidarları tarafından çözümlenmesi düşünülemez.

İç politikalardan demokratik çözüm, halkın kazanması, halkın kendi özgür iradesini konuşturması ve iktidar kılmasıyla mümkündür. Dış politika için de böyledir. Yine, komşularıyla sorunlarını çözmesi tamamen buna bağlıdır. Kapitalist ülkelerle, sosyalist ülkelerle sağlıklı ilişkilerin gelişmesi, halkın bu kazanımına yakından bağlıdır. Türkiye’nin çıkmazı ve olası çözüm yolları hakkında kısaca böyle belirlemeler yapılabilir.