Özgür kır çiçeğime

ROZERÎN AMARA

jiyanda garzan aklime sezer

Çocuk yüreğinle sevdalara düşmek düşüp de özgürlük kavgasında yol almak, çocuk yüreğini “ya özgürlük ya özgürlük” melodileri ile yoğurmak, can yoldaşlarıyla güneşin sofrasında kutsal dağ sularında reşoda yani kara çaydanlıkda yapılan çayı doyasıya içmek...

Zirvelerde hafif esen meltemin esintisini teninde hissetmek, ülkeyi renk cümbüşüne bürüyen rengarenk çiçeklerin mest eden kokusunu içine çekmek. Kutsal toprağa basılan her adımda tanrıça diyarına kök salarak yeniden var olmak ve yıldızlaşarak milyonları yaratmak, adı gibi gözlerini yeni açan bebelere yaşam vermek… Jiyanda gibi yaşama doyamayan her özgürlük savaşçısını anlatır bu sözcükler.

Kabuk tutmayan yaramsın özgürlük çiçeğim. Yaşı küçük ama yüreği büyük dava yoldaşım.  Sîser eteğini renk cümbüşüne bürüyen özgürlük çiçeğim. Özgürlük kavgasında yol alışını, hakikat aşkıyla çocuk yüreğinin büyüyüşünü, özgür yaşamın tadına varışını Kember, Kurîs, Sîser zirvesinde güneşi kucaklayışını ve de hayallerinden biri olan annen ile birlikte oturup dağların kutsal! suyu ile yapılmış reşoda demin almış çayı doyasıya içişini göremeden umuda yolculanışını yazmak nasipmiş meğer bana.

Uzun bir süre yapamadım. Sana ve seninle birlikte ölümsüzleşen özgürlük çiçeklerine yüreğimde ektiğim bahçenin kapısını açamadım. Aralamaya bile yüreğim el vermedi. Aralayıp da kulakları çınlatan Xerzan’ın derin vadilerini yankılandıran özgürlük çığlığını duymamaktan korktum. Ama artık korkmuyorum. Çığlığın özgürlüğe yol alan tüm gençlerin özgürlük sloganı oldu.  Çığlığın vücudumda dolaşan kan ve kalp atışlarımın ritmi, bana yaşam veren süveyda oldu. Böyle açtım kapıyı, girdim bahçeye. Saygıyla durdum mabedinizin karşısında. Selamladım her birinizi gönül gözüyle. Kucakladım sizleri yüreğimde biriken hasret ve özlem ile. Kokladım ıslak toprak kokan saçlarınızı ve dokundum milyonlarca can bulan Jiyanda’nın yanağından boncuk boncuk sözülen mutluluk gözyaşlarına. El ele gittik dün gibi yaşadığımız tüm anılara.

...

Yurtsever bir ailenin çocuğu olan Jiyanda yoldaş daha çok genç bir yaşta olmasına rağmen kendi iradesiyle özgürlük saflarına katılma kararı alır.  Yaşı küçük ama yüreği büyük aşklar için çarpan sinerji dolu  yani tek kelime ile hiperaktif bir arkadaştı. Yaşam coşkusu ve öğrenme isteği o kadar fazlaydı ki anlatılamaz. Onun hızına yetişememekten korkardık. Arayışları da bir o kadar güçlüydü. Bu nedenle her şeye karşı meraklıydı, onun için çabuk öğreniyordu. Yaşamımızda yeni olmasına rağmen yaşama karşı hiç yabancılık çekmiyordu. Yaşamla müthiş bir uyum içerisindeydi. Durmadan; “kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum. Her an kanatlanıp uçabilirim” diyordu. Bu nedenle yaşama karşı olan coşkusu, sevgisi, bağlılığı ve moralinden dolayı yoldaş canlısı olan genç kadın yoldaşımızın adını Jiyanda koyduk. Jiyanda adını çok sevdi. “Tam bana göre bir isim, bir de askeri elbiselerimi giysem tamamdır” diyordu. Birkaç gün sonra getirdiğimiz yeni elbiselerini giyince içi içine sığmaz oldu. Sevinçten dolan gözlerini bu sevince ortak olmak için fotoğraf kareleriyle ölümsüzleştirdiğimiz o ani dün gibi hatırlıyorum. “ Anam beni bu halde görmeli, dağların en güzel gelini ben oldum.” Diyerek sevinç gözyaşlarıyla hepimizi sevgiyle kucakladı.

Heval Jiyanda yaşam karşısındaki sevgisi ve duyarlılığın yanında yazmayı da çok seven bir arkadaştı. Çok da güzel yazardı. Yaşadığı her anı sözcüklere döker ölümsüzleştirirdi. Günlüğünde en çok annesinin gerillaya olan özlemine yer verirdi. Annesini çok sever, böyle bir annenin kızı olduğu için onurlanır, gurur duyardı. Annesine aşıktı. Bir gerilla olarak annesiyle birlikte oturup reşodan doyasıya çay içmeyi düşlerdi. Bir bardak çayı kendisi için içer. Diğer bardağı ise annesi için içerdi. Annesinin bir grup gerilla ile oturup kara çaydanlıktan çay içme hayalini gerçekleştirerek özlemini gidermeye çalışırdı. Yüreği hep kıpır kıpırdı. Durgunluk bilmezdi, su gibi akışkandı. Yaşamı hissederek yaşardı. Bu nedenle heval Jiyanda’nın yaşam coşkusunu ve gerilla aşkını anlatmaya yetmez sözcükler.

Sonbahar mevsimiydi. Yapraklar sararıp dökülmeye, yağmurlar yağmaya başlamıştı. Yavaş yavaş kış kendini hissettiriyordu. Artık kışa göre pozisyon almamız gerekiyordu. Buna göre de kendi içimizde düzenlemelere gittik. Jiyanda arkadaşı kendi gelişimi için akademi niteliğinde ele aldığımız özgün kampa gönderdik. Tatvan’daki son vedalaşmamız, son görüşmemizdi. Ve bir daha ondan haber alamadım. Ta ki 24 Mart 2012 tarihinde radyodan dillere destan 15 kadın yoldaşımızın direnişlerini dinleyene dek. Jiyanda arkadaş on dört kadın yoldaşıyla birlikte saat on iki buçuktan başlayıp saat ikiye kadar süren imha amaçlı operasyonunda düşmanın tüm “teslim ol “ çağrılarına küçücük bedeniyle kanının son damlasına kadar Zîlanca, Bêrîtanca savaşarak milyonlarda can buldu. Direnişleriyle tarih yazdıran on beş kardelen çiçeği kanlarıyla Sîser eteğindeki kır çiçeklerini kızıla boyadılar. Defalarca direnişlere ev sahipliği eden Kember, Kurîs ve Sîser bir kez daha unutulmayacak bir direnişe tanıklık ederek efsaneleşti. Özgürlük çiçeğim Tatvan’da tohum saçtın, Sîser’de çiçek açtın. 

Ant olsun size yoldaş yolunuz yolumuz, direnişiniz direnişimiz olacak ve umutlarınız, hayalleriniz yarım kalmayacak.