Temmuz'dan Eylül'e günü gününe ölüm orucu direnişi

ondort temmuz sehitleri onderlik

Büyük Ölüm Orucu üzerine bugüne kadar çok şey yazıldı. Şehit olan arkadaşların, yeni bir yıldönü­münde onların nasıl şahadette gittikle­rini öğrenmek ve yazmak istedim. Olayların detaylarını öğrenmek pek zordu. Çünkü, ölüm orucu döneminde kalem-kağıt taşımak, günlük not tutmak ve gizlemek mümkün değildi.

O ortamda bunla­rı düşünmek bile güçtü. Bundan dolayı olaya ışık tutacak hiçbir yazılı belge yoktu. Peki nasıl açığa çıkaracaktım yaşananları?

En sağlam kaynak, o günlerin tanığı olmuş arkadaşların anlatım­larıydı. Ama uzun süre ölüm oru­cunda kalmış bazı arkadaşlarda hafıza kaybı olduğundan 14 TEMMUZ'dan sonra eylemi günü günü­ne ortaya çıkarmak mümkün ol­madı. Bu yüzden yaşananları açığa çıkarmakta zorluk çektim. Bir ar­keolog 4000 yıl öncesi Mezopotam­ya'yı, Mısır'ı öğrenmek için nasıl bir çömlek parçasını, bir el balta­sını arıyorsa, ben de o günlerde yaşananları açığa çıkarmak için olayın tanıklarından bir söz, bir cümle, bir anı aradım, bunları bir­leştirip o günlerde yaşananları gözler önüne sermeye çalıştım, ölüm orucuna sonradan katılan arkadaşlar, hafıza yönünden sağ­lam olmalarına rağmen o günleri aydınlığa kavuşturacak bir şey anlatamadılar.

Oysa o ortamda konuşulan her sözde bir ipucu vardı. Bana gerek­li olan o sözlerdi. Tüm çabalarımla alacalı-bulacalı da olsa o dönemi gün yüzüne çıkardım.

İşte derlediklerim:

 

14 Temmuz 1982:

M. Hayri DUR­MUŞ, Diyarbakır Askeri Mahkeme-si'nde ölüm orucu eylemini başlat­tı. Kemal PİR ve Ali ÇİÇEK'in de içinde bulunduğu 5 kişilik bir grup arkadaş, Hayri'den sonra eyleme katıldığını mahkemede açıkladı.

Mahkeme dönüşünde ölüm orucuna katılanları önce 16. koğu­şa götürdüler. Oradan 35. koğuş 4. kata getirdiler. Hayri hücreye gir­dikten bir müddet sonra, hücrenin tuvalet bölümüne geçti. Musluğu açtı, diz çöktü, ağzını musluğa yaklaştırdı. "Başardık, başardık, altı kişiyle başardık..." dedi mus­luğa. Aynı şekilde, 3. kat 9. hücrede kulağını musluğa dayayan Karasu, Hayri'nin, "Başardık, başardık, altı kişiyle başardık " sözlerini duyun­ca sevinçle yerinden kalktı, hücre­sinde volta attı.

15 Temmuz:

Sabah sayımı ya­pıldı. Sayımı üsteğmen Ali Osman Aydın yapıyordu. 4. katta Ali KILIÇ sayıma kalkmadığı için dövüldü. Sayımdan sonra ölüm orucuna katılan 6 arkadaş, 4. kattan alına­rak 36. Koğuşa götürüldüler. Bu ara 1. kat 7. hücrede kalan Akif YIL­MAZ ve Fuat Kav ölüm orucuna katıldılar. Onlar da 36. koğuşa aynı gün götürüldüler, ölüm orucuna katılan arkadaşlar hücrelere yerleş­tirildikten sonra işkenceci Ali Os­man Aydın koğuşa gitti ve şöyle bağırdı: "36. koğuş APO'culara mezar olacaktır." Buna karşı Akif YILMAZ sessiz kalmadı, "Buranın kime mezar olacağı ileride belli olur" dedi.

20 Temmuz:

Mustafa Karasu, 35. koğuşun 3. kat 9. hücresinde ölüm orucuna katıldığını gardiyana söyledi. Hücresindeki yiyecekleri dı­şarı attı.

5 Ağustos:

 Gardiyanlar Mustafa Karasu'yu 3. kattaki hücresin­den çıkardılar. 36. koğuşa, alttaki bir hücreye götürdüler. Karasu 36. koğuşta gardiyanlarla konuşunca, Kemal PİR bunu duydu. Kemal "Vay bizim Karasu da burada" dedi. Peşinden Karasu'ya "Kaç gündür girmişsin" diye sordu. Karasu "15 gündür girmişim" ce­vabını verdi. Bu arada askeri hasta­neden bir heyet 36. koğuşa geldi. Diğer arkadaşlar doktorların ken­dilerini muayene etmesine müsaa­de ettiler. Karasu'nun bundan ha­beri olmadığından doktorların ken­disini muayene etmesine müsaa­de etmedi. Onu geri 35. koğuşa götürdüler.

8 Ağustos: M. Karasu'yu tekrar 36. koğuşa götürdüler, 2. kat 7. hücreye koydular. Hayri, 2. kat 9. hücrede, Fuat Kav 2. kat 5. hücrede Akif YILMAZ 3. kat 6. Hücrede, Ali KILIÇ 2. kat 1 hücrede, Ali ÇİÇEK 3. kat 3 hücrede, Kemal PİR 4. kat 2 hücrede, Bedrettin Kavak 4. kat 4 hücrede, Fuat Çavgun 4. kat 9. hücrerde kalı­yordu.

Karasu hücreye girer girmez Kemal sormaya başladı. Kimlerin eyleme katıldığını sordu. Karasu, "Yalnız kendisinin katıldığını, bir arkadaşa da katılmasını söylediğini ama mahkemeyi beklediğini, baş­ka arkadaşa da söylemediğini, tel­kinde bulunmak istemediğini, herkesin kendi iradesine göre, bu zor eyleme katılmasının en doğ­rusu olduğunu" söyledi. Kemal, "Yanlış yapmışsın, çağrı yapa­caktın, katılan katılırdı, dökülen dökülürdü. Dökülme önemli de­ğildir, önemli olan daha güçlü bir şekilde götürmektir" dedi. Bundan sonra Kemal tek tek arkadaşların durumunu sordu. Karasu da du­rumları iyi de olsa, kötü de olsa —idarenin duyabileceğini dikkate alarak— herkesin iyi olduğunu söyledi. Hayri de , "Kemal daha fazla sorma, arkadaşların duru­mu iyidir, gelirler" dedi.

 

19 Ağustos:

Her hücrenin önüne bir bidon su ve bir bardak bıraktı­lar. Her hücreye bir döşek ver­mişlerdi. Arkadaşlar o döşekler üzerinde yatıyorlardı. Yalnız döşekler çok kirliydi ve pis kokuyor­du. Hayri'ye döşek vermediler, yalnız bir battaniye parçası ile kuru betonda uzanıyordu. Aslında dö­şek isteseydi verirlerdi. Ama sonu­na kadar istemedi. Karasu'ya dö­şekten başka bir de battaniye verdiler.

Bir gün: Kemal sürekli konuşu­yordu. Birden "Bu kaçıncı günümüzdür?" dedi. Günü öğrendikten sonra, "Bundan sonra plaka nu­marasına göre günlerimizi saya­lım, örneğin; ölüm orucunun otu­zuncu gününde kendimizi Hakka­ri'de hissedelim, bakalım hangimiz hangi ilde ölürüz" dedi.

Başka bir gün: Arama yapıldı. Su bidonlarını, bardakları ve siga­raları alıp götürdüler. İki gün hiç su vermediler. İkinci ve üçüncü hafta günde bir kez su akıyordu. Bazen bir-iki saniye aktığında arkadaşlar yataktan kalkıp tuvalete gidince kesiliyordu.

İki gün sonra: Bidon ve bar­dakları geri verdiler. Karasu, dolu bidonundan bir iki bardak içti. Sonra yatağında sırtüstü yattı. Ya­nından hızla geçen kocaman bir fare su bidonunun üzerinden fırladı, bardağını düşürdü. Bidonun açık ağzında bir tur attı, suya daldı, biraz yüzüp serinledikten sonra bidonun ağzından çıktı, dikkatlice çevreyi gözetlemeye başladı.

Başka bir gün: Gardiyanlar arama yaptılar. Akif'in kaldığı hüc­renin kaloriferinin arkasında içi boşalmış bir yumurta ile, iki tane yumurta kabuğu buldular. Bir gardi­yan yüksek sesle, "Akif YILMAZ gizliden yumurta yemiş, haberiniz olsun" dedi. Buna karşı Akif "Ben öldüğümde anlarsınız, şimdi size bir şey demem" dedi.

İdare ölüm orucundaki arka­daşlar arasındaki konuşmaları öğ­renmek için 36. koğuşun, birinci kat hücrelerine Kürtçe, Zazaca, Türkçe dil bilen ispiyoncular getirip yerleştirmişti. İspiyoncular konuş­maları not edip idareye veriyordu. Bu durumu fark eden Ali ÇİÇEK günde birkaç kez ispiyonculara küfür edip duruyordu. İspiyoncu­lardan birisi Bucak'ın iyi adam­larından Ali Aydınlıktar idi.

Başka bir gün: İdare, ölüm orucunda yatan arkadaşlara, "Neden ölüm orucuna girdiğinizi belirten bir dilekçe yazıp verin" dedi. Kemal, "Doktor hepimizin adına sen yaz ver" önerisinde bulundu. Diğer arkadaşlar bu öneriye katıldılar. Hayri dilekçeyi yazdı. Diğer arka­daşlara yüksek sesle okudu. Ke­mal, "Doktor savunma konusuna çok ağırlık vermişsin, uygulama ve baskıların kaldırılmasını, bir de bizlerin olduğu gibi kabul edil­mesini vurgulamalısın." Kemal'in bu önerisine de diğer arkadaşlar katıldı. Hayri gelen öneri doğrultu­sunda yeni bir dilekçe hazırlayıp verdi.

Başka bir gün: Fuat Çavgun dör­düncü katta sıcak ve susuzluktan baygınlık geçirdi. Kendine geldi­ğinde, Hayri, "Fuat yanında su kabı varsa, bir ipe bağla sana su yolla­yalım" dedi. Fuat hücresindeki naylon torbaya bir ip bağlayıp ikinci kata sarkıttı. Hayri, hücre­sinin karşısında sarkılı duran tor­bayı içeri çekmek için gömleğini çıkardı, gömleğinin bir yerinden tutup, gömleği torbaya doğru fır­lattı. Bu hareketi defalarca tekrar­ladı, ama kendisinden bir buçuk metre kadar uzakta, parmaklıkla­rın ötesinde sallanan torbayı, içeri alamadı.

Hayri, takatsizlikten yere dü­şünce, Mustafa Karasu torbanın kendi hücresinin karşısına atılma­sını istedi. Torba oraya atıldı. Kara­su da takatsiz kalınca Fuat boş torbayı geri çekti.

Başka bir gün: Her gün yemekleri hücrenin önündeki parmaklıkların bitişiğine koyuyorlardı. O gün ölüm orucundaki arkadaşlar yemek ta­baklarını elleriyle itip hücreden uzaklaştırdılar. Ondan sonra gardi­yanlar tabakları hücreden uzak koydular.

Hücrelerde çok sayıda cardın fareleri vardı. Yemekler ve ekmek tabaklara konar konmaz fareler, leş kargaları gibi yemeklerin üzeri­ne üşüşerek, hem yemekleri yer, hem de birbirleriyle boğuşurlardı. Et parçalarını, kocaman kemikleri hatta somun ekmeğini ağızlarına alıp götüren fareler vardı.

Hücrelerde arkadaşları rahat­sız eden başka hayvanlar da vardı. Sivrisineklerdi bunlar. Yaşar Ke­mal'in romanlarında anlatılan Çu­kurova sivrisinekleri gibiydiler. Kemal PİR her gün gömleğini çıka­rır, gömlekle sivrisinekleri kovalar, onları öldürmeye çalışırdı. Sivrisi­nek bu, kovalamakla, öldürmekle bitmezdi ki! Arkadaşlar biraz uğ­raştıktan sonra yorgunluktan dü­şer, bedenlerini sivrisineklerin in­safsızlığına bırakırlardı.

Bitler vücutlarda cirit atıyordu, kimsenin onları öldürecek takati yoktu.

7 Ağustos günü: Deza Hamit ölüm orucuna başladığını gardi­yana söyledi.

8 Ağustos:

Deza Hamit'i 35. ko­ğuştan alıp sinema salonuna gö­türdüler. Orada Prometeus gibi zincire vurdular. Dört gün dört gece su vermediler. Eylemden vazgeçmesi için tehdit ettiler. Bo­yun eğdiremeyeceklerini anla­yınca 13 Ağustos günü 36. koğuşa götürdüler. Orada 3. kat 1. hüc­reye koydular.

Başka bir gün: 36. koğuşta ölüm orucunda olan arkadaşlar, avukat­lar kendileriyle görüşmek isterse ne yapacaklarını tartıştılar. Sonun­da avukat görüşüne çıkmama ka­rarını aldılar. (Avukat görüşüne çağrılmadılar.)

İdare ölüm orucunda kalanlara; "Görüşmecilerinizle görüşmek is­tiyorsanız dilekçe yazın" dedi. Ar­kadaşlar dilekçe yazdılar. Kemal PİR dilekçesinde, "Ben ziyaretçile­rimle görüşmek istiyorum, fakat ziyaretçilerimle görüştürülecek cesareti idarede görmüyorum" demişti.

Başka bir gün: İşkenceci üsteğmen A. Osman Aydın, Kemal'i sedye ile idareye götürdü. Orada, "Kemal ölüm orucunu bırakma, bırakırsan it gibi süründürürüm" demişti. Ali Osman'ın böyle konuş­masına karşı, Kemal çok ağır küfürler etmiş, eylemi kesinlikle sürdüreceğini söylemişti.

Başka bir gün: 36. koğuşa doktor­lar geldi. Bir doktor, "Kemal gel şu ölüm orucunu bırak, sana kebap, pirzola ısmarlayayım" dedi. Kemal, doktora kızdı; "Sen beni çocuk mu sanıyorsun? Biz bir ülkenin kaderi­ni tayin edecek bir eyleme katıl­mışız, sen kebaptan bahsediyor­sun" dedi.

Başka bir gün: Sabah erkenden Kemal PİR, diğer katlarda kalan arkadaşları çağırdı: "Arkadaşlar, bizi hastaneye kaldırır, orada zorla serum vermeye kalkışırlarsa, bü­tün serum şişeleri, camları kırarım, buna rağmen takarlarsa, doktor hakkında davacı olurum. Bir de hangimizi alıp götürürlerse, arka­daşlar bizi götürüyorlar, diye ba­ğıralım" dedi.

Bir gece: Kemal PİR ve Fuat Kav katlar arası yüksek sesle konuşu­yorlardı. Mazgal deliğinden dinle­yen gardiyan, Fuat'ın annesine küfür etti. Kemal gardiyana çok kızdı. Sinirli bir sesle, "Gardiyan, gardiyan artık bize küfür ede­mezsin, biz özgürüz" dedi.

Kemal hiç durmaz, hep konu­şurdu. Hayri de çok az konuşur, ara sıra Kemal'in konuşmalarına müdahale ederdi; "Kemal fazla konuşup kendini yorma, çabuk düşersin" derdi. Buna karşı Kemal, "Doktor, bırak biraz konuşalım, iki yıldan beri ağzıma kilit vurulmuş, ölmeden arkadaşlarla bol bol konuşalım, türkü söyleyelim, dü­ğüne gider gibi ölüme gidelim" dedi.

Başka bir gün: Arkadaşlar, Hayıf'den "Ağlama yar ağlama, mavi yazma bağlama" türküsünü söy­lemesini istediler. Hayri bu türküyü çok seviyordu, söyledi. Kemal de, "Sinop kalesinden uçtum denize" türküsünü söyledi.

Başka bir gün: Kemal yine bir şeyler mırıldandı. Sonra, "Arka­daşlar, çave min nabinin" dedi Kürtçe. Kürtçe tek-tük kelimeler öğrenmişti. Gözlerinin kör olduğunu Kürtçe söylemişti arkadaşlara.

Kemal sigara yakmaya çalı­şıyordu. Kibriti çakıyor, tek eliyle sigaraya doğru götürüyor, dolaştı­rıyor, fakat bir türlü yakamıyor, kibrit sönünce de ah çekip yeni bir kibrit yakıyordu. Böyle çok uğraş­tı, altı kibritle ancak sigarayı orta­sından yakabildi.

Başka bir gün: Doktor, Kemal'i muayene ederken, bir doktor Ke­mal'in bakışlarından şüphelenmiş, dört parmağını Kemal'in gözleri önüne tutarak "Bu kaç tanedir" demiş, Kemal "bir" diye cevap ve­rince, doktor, Kemal'in artık gör­mediğini anlamıştı.

Kemal görmediği zamanlarda da bir yerde durmuyordu. Hücrede ne yapıyorduysa arkadaşlara anla­tıyordu. Örneğin; "Arkadaşlar şu an ayağa kalktım, bir elimle duvara yaslandım, tuvalete doğru gidiyo­rum, bardağımı el yardımıyla arı­yorum, aha buldum, aha elimden düştü. Artık bundan sonra su da içmiyorum" derdi.

Başka bir gün: Kemal kibritini ararken hücredeki yüksek olan beton zeminin üstüne düştü. Kalk­mak için saatlerce uğraştı. Sanki birisiyle boğuşuyormuş gibi sesler geldi hücresinden. Sonra öyle kala kaldı beton zeminin üzerinde. Bir gün sonra gardiyanlar onu yatağına kaldırdılar.

Başka bir gün: Ali ÇİÇEK, "Ke­mal Abi gözlerin görmüyor. Saatini bana gönder" dedi. Kemal, "Ali, ben öldüğümde saatimi yeğenle­rime versinler, benden onlara bir hediyem olsun, bakıp beni hatır­larlar" dedi.

24 Ağustos günü:

Emin Keskin 35. koğuşta ölüm orucuna katıldı­ğını gardiyana açıkladı. Gardiyan­lar onu hücre parmaklıklarına vur­dular. Öbür gün sabah alıp götür­düler. Yanına bir paket sigara, bir kibrit almıştı. Koridorda sigara ve kibritini aldılar. Elbiselerini yırttılar, tehdit ettiler, nasihat çektiler, üstüne çöküp dövdüler. Sonra götürüp bir odaya koydular.

25 Ağustos:

 Mehmet Şener ve Muzaffer Ayata ölüm orucuna ka­tıldılar.

25 Ağustos: Öğleden sonra Hamit Baldemir, Hasan Hüseyin Karakuş, Hayri Aslan, Rıza Altun,

35. koğuşta ölüm orucuna katıldı­lar. H. Baldemir ile Karakuş'u hücreden çıkardıklarında, Vehbi Çavuş olarak tanınan bir gardiyan, Karakuş'un çenesinin altına des­tekli bir yumruk vurdu. Karakuş yere düştü, çenesi kırıldı.

Aynı gün bu arkadaşları M. E. Keskin'in bulunduğu yere, oradan 36. koğuşa götürdüler. Arkadaşlar hücrelere konulun­ca, Kemal hemen kimlerin gel­diğini sordu. Hayri, mahkemede neden, talep ve istekte bulun­madığını açıkladı. "Biz ölmeyinceye kadar bunlar bizimle ilgilen­mezler. Biz öleceğiz (ilk grup) o zaman sizinle ilgilenirler."

25 Ağustos:

 Fevzi Yetkin 36. ko­ğuştan ölüm orucuna katıldı. Onu da koridorda tehdit ettiler, bazı kağıtlar imzalattılar. Sonra 36. koğuş 4. kat 5. hücreye koydular.

Kemal, Fevzi'nin geldiğini anla­yınca seslenerek, "Fevzi hele şu 33. koğuştaki olayı (Ferhatlar'ın kendilerini yakması) baştan so­nuna kadar anlat, biz de bilelim" dedi. Fevzi olayı anlattı.

Başka bir gün: Fevzi Yetkin hücresinde su kabı arıyordu. Ke­mal, Fevzi'nin kap aradığını du­yunca, hemen kendi su kabını aldı, Fevzi'nin hücresinin önüne doğru attı. Oysa Fevzi biliyordu ki, Ke­mal'in birden fazla su kabı yoktu. Fevzi'nin bütün direnmelerine rağ­men Kemal, "Sen al, benim başka kabım var" dedi.

Başka bir gün: Fuat Çavgun fenalaştı, hastaneye kaldırdılar.

6 Eylül: KEMAL PİR hastane­ye kaldırıldı.

7 Eylül: KEMAL PİR şehit düştü.

10 Eylül: MEHMET HAYRİ DUR­MUŞ hastaneye kaldırıldı. 12'yi 13'e bağlayan gece şehit düştü.

11 Eylül: ALİ ÇİÇEK ile AKİF YILMAZ hastaneye götürüldüler.

15 Eylül: AKİF YILMAZ gece şehit düştü.

17 Eylül: ALİ ÇİÇEK gece şehit düştü.

ÖLÜM ORUÇLARI

Dediler ki ölmüşler

Mühürlü tabutlarda

Süngülerin gözetiminde gömülmüşler

Soldu tenim

Zapt edemez oldum deli yüreğimi

Volkan gibi kükredi öfkem

Kan damladı gözlerim

Bir de baktım ki

Ölü dedikleri

Dillerde

Yüreklerde

Bahar çiçekleri gibi

Taze bilinçlerde

Bedenler ölmüş meğerse

Ruhları özlemleri

Yürek ve bilinçleri bizlerle

Öldü bilinen canlar

Yaşıyorlar bak

Nefes gibi bizlerle

Mehmet Hayri DURMUŞ'un sözleri:

"Son olarak bir şey söylemek istiyorum: Her kim ki, Kürdistan'ın bağımsızlığı adına yola çıktığını söylüyor ve ulusal kurtuluş müca­delesinde samimi ise; kendisine silahlı mücadeleyi temel almalıdır. Kürdistan ancak bu yolla kurtulur. Dünya, bölge ve ülke koşulları bunu zorunlu kılıyor. Söyleyeceklerim bu kadar. Bu mahkemeye son gelişimdir..." (14 Temmuz 1982)

"Kürdistan Vietnamlaşıyor, bu insan çığlıklarını hiçbir zaman unutmayınız." (Mart 1981)

"Acele etme Kemal, biz ölelim. Bizden sonra çok arkadaş ge­lecek, bütün arkadaşlara güveniyorum. Bugün gelmedilerse yarın gelecekler. Ama mutlaka gelecekler. Öyle bir gün gelecek ki, burası (cezaevi) cesetlerden geçilmeyecek. O günler pek yakındır." (Ağus­tos 1982)

"Ölüm orucu uzun bir maraton koşusu gibidir. Herkes onu so­nuna kadar götüremez..." (Ağustos 1982)

"Türk sömürgeciliği Kürdistan halkını değil çadırlarda, mağara­larda bile yaşamasına müsaade etmiyor."

"Ben ölürsem mezar taşıma, bu adam borçlu diye yazılsın."

Kemal PİR'den söz ve cevaplar:

Yzb. Esat: "Patron artık küçük balıklarla değil, büyük balıklar­la uğraşıyorum."

Kemal PİR: "Büyük balığın kılçığı büyük olur, adamın boğa­zında kalır."

Yzb. Esat: "Ölüm orucuna başlamışsın. Patron bu kez kesin öl­melisin."

Kemal PİR: "Hiç merak etme. 1981 ölüm orucundan ders aldım, bu kez kesin öleceğim." (14 Temmuz 1982)

Mevlüt Çavuş: "Kemal sen ölüm orucunda ölürsen, büyük bir şarap şişesi elime alır, senin başucunda lakır lakır içerim."

Kemal PİR: "Ben ölürsem senle Yüzbaşın Esat ölümden korkup burayı terk edersiniz," (Mart 1981)

"Prof. dün hiçbir şeydik, bugün her şeyiz. Şu anda istersek 'ayağa kalkarız, hiç kimse bizi engelleyemez." (Ağustos 1982)

Doktor: "Kemal sen yemek yiyorsun."

Kemal PİR: "Şimdi ne söylersem, inanmayacaksınız. Ben öldü­ğümde, şimdi söylediklerinin doğru olmadığını anlayacaksın."

Doktor: "Kemal sen ölüm orucunda ölemezsin."

Kemal PİR: "Bizim isteklerimiz yerine getirilmeyinceye kadar, kolordu bizimle masaya oturup pazarlık yapmayıncaya kadar, ben Kemal PİR olarak eylemi bırakmayacağım. Ya öleceğim, ya ka­zanacağız."

"Hayri, her zaman en iyisini düşünür"

"Küçük insanlar büyük davaların savunucuları olamazlar."

"Biz yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerdeniz."

"Biz sırat köprüsünden geçiyoruz. Ya düşeceğiz, ya geçeceğiz. Bizim için düşmek söz konusu olamayacağına göre geçmek zo­rundayız." (1981'den)

Yzb. Esat: "Patron, Mazlum kendini astı, sen de iple kendini asmıyor musun?" diyerek bir ucu parmaklığa bağlı ipi çekip kopa­rır.

Kemal PİR: "İp seni çekmedi, beni nasıl çeker."

 

 SERXWEBUNDAN ALMIŞTIR

1996 TEMMUZ SAYISI